Aman kendini asmış yüz kiloluk bir zenci” diyerek giriyor şiire Ülkü Tamer. Bu noktada aklımızda ilk etapta üç soru peyda oluyor:
Birincisi neden şiire bu şekilde trajik bir olayla giriş yapmayı seçtiği;
ikincisi neden şişmanlığı vurguladığı; üçüncüsü ise neden etnik köken belirttiği. Felski’nin Edebiyat Ne İşe Yarar adlı çalışmasındaki ‘Şok’ başlığını şiire girer girmez yaşıyoruz. Çünkü Felski’ye göre şok, çoğunlukla istenmeyen, karşı çıkılan, estetik ölçütlerinden dışlanan bir tepkidir. Tıpkı Ülkü Tamer’in sosyal çevresindeki yeri gibi.
Bu sebeple Ülkü Tamer, şiirdeki söyleyicinin kendisi, söyleyici de zenci çocuğun kendisidir. Şişman ve zenci bir çocuk olarak hor görülen, alay edilen, ailevi problemleri olan, tembel, ezik ve tutunamamış ve pes etmiş bir tiplemenin kendi kendine söylenmesi olarak okunabilir. Şişmanlık aynı zamanda iştahı ve arzuları da temsil eder. Nitekim her şekilde bize bir üçüncü tekil şahsın -ama aslında kendisinin- tanıtımını yapar. Zaten kendisi şiiri ”insanın kendine yönelik bir sanat biçimi” olarak görmektedir ve ”Şiir yazarken kendi kendime sanki kendimi anlatıyorum. ” demektedir.
”Üstelik gece inmiş ses gelmiyor kümesten” diye devam ediyor şiir. Antep’te yaşayıp çocukluk yıllarını geçirdiği ufak yerde mutlaka kümeslerdeki tavuk ve horoz sesleriyle büyüdü. Evet ama kümesten ses gelmemesi ne anlam ifade etmektedir? Mutlaka tecrübe etmiş, en azından filmlerde görmüşsünüzdür. Kümeste sesin kesildiği tek zaman dilimi ya hepsinin aynı anda uykuya daldığı andır ya da kümese kedi gibi yırtıcıların dalıp ortalığı silip süpürdüğü andır. O halde bir çırpıda iki anlam çıkarabiliriz:
Birincisi, kümesten kastı kendi yaşadığı evidir. Evini bir kafes olarak görüyor ve gece indiği için herkes uyuyor ve henüz oğullarını ölü halde bulup feryadı