Bütün soyguncuların bellibaşlı amacı, ötekini soymak olduğu halde, güruh çok iyi örgütlenmişti. Mahalle politikacısından, Amerika Birleşik Devletleri Senatosu’na kadar bütün siyaset mekanizması aslında bunların kontrolü altında bulunuyordu. Soygunculuğa üstünlük hakkı tanıyan kanunları geçiriyor, polisler, şerifler, milis ve ordu kuvveti yoluyla bu kanunları zorla uyguluyorlardı. Üstelik çok kolay ve tatlı bir işti bu. Bir üstün insanın en büyük düşmanı, bir başka üstün insandı. Büyük, aptal halk yığınının hiç önemi yoktu. Onlar öyle aşağılık bir çamurdan yaratılmışlardı ki, en aşağılık düzenbaz bile onları kandırabilirdi. Üstün insanlar, sadece zincirleme soygunu idare ediyorlar ve işçilerin soyulması ağırlaştığı, monoton bir gidiş aldığı zaman da dönüp birbirlerini soyuyorlardı.
Sayfa 175 - Cem Yayınevi, Çev. Mete Ergin, 1972·Kitabı okudu
(…) Bu modern üstün insanlar, kurbanlarına öğütledikleri doğru ve yanlış kuralları kendileri uygulamayan sefil bir haydut sürüsünden başka bir şey değildi. Bunlar arasında namus sözünün değeri, o sözü tutmak zorunluluğunu duydukları sürece vardı. Çalmayacaksın tanrısal emri, sadece namuslu işçiye uygulanırdı. Kendilerine, o üstün insanlara gelince, onlar bu gibi emirlerin de üstündeydiler. Çalıyorlardı, çalıyorlardı, hem de nasıl çalıyorlardı; üstelik de hırsızlıklarının hacmiyle orantılı bir saygı görüyorlardı kendileri gibi olanlardan.
Sayfa 174 - Cem Yayınevi, Çev. Mete Ergin, 1972·Kitabı okudu
Servetin kaynağı emekti, meşru çalışmaydı. Yani, ister bir çuval dolusu patates, ister bir kuyruklu piyano, ister kocaman bir otomobil olsun, hepsi de bir çalışmanın tamamlanması sonucunda elde ediliyordu. Hileli oyun ise, bunların meydana getirilişinden sonraki dağıtım sırasında ortaya çıkıyordu. Günışığı, otomobili ya da kuyruklu piyanoyu yapmak için ter dökenlerin nasırlı elli çocukları arasında otomobillerde keyif süren veya kuyruklu piyano çalanlara rastlayamamıştı. Bunun nasıl böyle olduğunun açıklaması ise, hileli oyunun içindeydi. Binlerce adam geceleri uyumadan, işçilerle işçilerin ürettikleri şeyler arasına nasıl gireceklerini düşünüp, bunun için planlar yapıyorlardı. Bu planları yapanlar işadamlarıydı. Bunlar işçilerle onların ürettikleri şeyler arasına girince, bunlardan kendilerine büyük bir pay ayırıyorlardı. Alacakları payın büyüklüğünü belirleyen şey ise eşitlik kuralı değil, kendi güçlerinin, kendi domuzluklarının büyüklüğüydü. Prensip, kazıklayabildiğin kadar kazıkla prensibiydi. İş oyunundaki herkesin böyle yaptığını görmüştü.
Sayfa 172 - Cem Yayınevi, Çev. Mete Ergin, 1972·Kitabı okudu