Sınav, mükafat ve inan... Bu tacirleri, bu insanın yaşadığı tüm olumsuzlukların sebebi olarak yine sadece insanı gören onun içinde bulunduğu toplumsal koşulları ve ilişkilendiği doğayı dışarıda bırakan, aslında büyük sermayelerin, iktidarların kullanışlı aparatlarını okumanın kimseye bir faydası olmaz. Bunların ne size motivasyon kaynağı olacak ne de içinde bulunduğunuz ızdırabı, manevi durumu, duygusal hali giderip rahatlatacak derinliği, yeterliliği vardır. Olmayanı inançsızlığa, insanın isteksizliğine ve sınava bağlayacak kadar sığlaşan, talep nedeniyle de durmadan benzerini türeten bu aforizmaların tüccarı dışında kimseye bir kelime bile bırakacak kadar yararı yoktur.
Naz
@nazince
·
Değer verdiğin şeyleri hak ediyorsan onlar senin için bir sınavdır. Eğer değer verdiğin şeyler seni hak ediyorsa, onlar da senin için mükâfattır. Aradığın şey her ne olursa olsun bulacağına inan.
Her şeyi sistemlere bağlamak ne kadar sığsa her şeyi bireye bağlamak da o kadar sığdır. Ben paylaştığım alıntıda bir hayat felsefesi görüyorum, sosyoloji tezi değil.
Naz
Alıntıyı, sadece bir alıntı olarak kabul ederseniz onun üzerinden tartışabiliriz. Alıntının bir değeri yok ama diyelim ki, size göre değerli, hatta siz bu müsveddelerin neferisiniz, yine bu adanmışlığınız üzerinden tartışabiliriz. Yazdıklarımın içeriği sizden bağımsız, sizin için değil, bu ve benzeri kitaplar hakkında birkaç eleştirel birkaç cümle. Fakat madem burası bir kitap uygulaması ve biz anlayışlı yetişkinleriz; o zaman bu ve benzeri kitaplarda düşündüğünüz üzere bir “hayat felsefesi” olup olmadığı, hayatın felsefesini “sosyolojiden” ayrı bir yerde konumlandırmanız ve bu alanları ilişkilendirmezsek bugün olduğu gibi ortaya nasıl problemler çıkabileceği üzerine hep birlikte biraz daha düşünmemiz gerektiğini belirtmemin sakıncası olmamalı. Ayrıca sığ olduğum zamanlar olmuştur, bu o zamanlardan biri değil.
İnsan doğayla ve tabii ki bunun bir parçası olan insanla sürekli bir ilişki içindedir. Sadece toplumsal ilişkiler değil aynı zamanda üretim ilişkileri de insanı dönüştürür. İnsan bu ilişkilenmede bir yandan emeğiyle doğayı değiştirirken bir yandan da dönüştürdüğü bu yeninin rengini alır. Evet insan insanın rengini alır ve evet insan ürettiğinin de rengini alır. İki ilişkinin de hem öznesidir, hem nesnesi.
İkinci Cins kitabında Simone de Beauvoir, kadınların kadın olarak doğmadığını, kadın haline geldiklerini ileri sürerek bu varoluşçuluğa farklı bir yön verdi. Bununla, kadınların, bir kadının ne olduğuna ilişkin erkek bakış açısını kabul etmeye eğilimli olduğunu söylemek istiyordu. Erkeğin sizden olmanızı beklediği şeyi olmak, bir seçimdir.
Gramsci'nin, Mussolini rejimine karşı yazdığı "Hapishane Defterleri"nde inşa ettiği "hegemonya" kavramıyla da belirttiği üzere egemenler toplumu sadece zor yoluyla değil, rıza üreterek de yönetirler. Başlangıçta zor her şeydi ama zamanla halkların direnişi, zor karşısında örgütlenme arayışları iktidarı rıza üretmeye zorladı. Dinler, etnik kimlikler, milliyetçilik, sivil toplum kuruluşları, sosyal devlet ve liberal anlayışların tamamı; okul, iş yeri, dini mekanlar bu rızayı inşa etmek üzerinedir. Erkek egemen bir toplumda kadın üretilir ama sadece zor yoluyla değil seçimlerini kendisinin yaptığı özgür olduğu yanılgısıyla. Bunu AKP'nin iktidarında halkın yığınlara dönüştürülmesi üzerinden de okuyabiliriz; elindeki yargı, basın, eğitim, tarikat, emniyet ve ordu araçlarıyla yarattığı yığınlar üzerinden seçim adlı aparatını rıza üretme yeri olarak belirlemiştir. Bu nedenle sürekli sihirli bir değnek gibi "millet iradesi" sözü bir propaganda aracı olarak kullanılır. Oysa yaratılan yığınlar güçlü propaganda araçları üzerinden düşünemeyen pasif bireyler haline getirilirler; hangi zenginin egemen olacağını, hangi şirketin kendilerini soyacağını belirledikleri burjuva demokrasisi dışında herhangi alternatif akıllarına gelmez. Böylece olan herhangi bir şeyin olduğundan farklı olabileğini düşünemeyen bu yığınlar, kullandıkları oyla görevini yerine getirmiş olmanın huzuru içinde aslında birer ölüyken soluk aldıkları için yaşadıklarını düşünerek hayatlarını bir parça ekmek uğruna tarifsiz bir mücadeleyle sürdürürler. Egemenler olan her şeye kendi renklerini verirken tabii ki kadını da unutmaz, her şey gibi kadını da isteği gibi yeniden yaratır, bu yüzden çok konuşur, çok yalan söyler, bu yüzden "kadın dediğin ......" şeklindeki zihniyetini ortaya koyan belirlemeleri vardır. Ancak kapitalist toplumda kadın gibi erkek de piyasanın zorunlulukları olan rekabet, kâr ve karın yeniden üretilmesi gibi zorunlulukların aracı ve sonucudur.