• Gidişinden belli, dönmez artık. Seni senden daha iyi tanırım ben. Daha dönmenin imkanı yok.. Sensiz geçen güne de yazıklar olsun.
  • Senin gibi bir arkadaşım olduğu için çok mutluyum.
  • Sana ulaşamamak var ya, âh keşke olmasa.. Seni son nefesime kadar seveceğim. Sen olsan da olmasan da. İnsan sadece yanıbaşında varolanı sevmez.. Sen benden sadece bedenen gittin. Ruhun benimle cânım efendim🔒
  • Adıyaman`ın Akşamlarında Ruhuna Caz Ezgileri Dolduran Bir Kızın Hikâyesi

    Ben bir kitap ayracıyım ve Küçük Prens de sevgilim. Size kitap ayracı olana kadar geçirdiğim evreleri anlatacağım şimdi. Beni bir tek Küçük Prens anladı ve sevgilim olmaya hak kazandı!

    Önce radyonun sesini kısayım biraz. TRT3 radyosunu dinliyorum Adıyaman`ın akşamlarında. Caz ezgileri doluyor ruhuma; tam üç gündür babam beni kınamıyor, annemce lanetlenmiyorum ve abim beni kendi halime bıraktı…

    Üç gün öncesine kadar niye kınandığımı, niye lanetlendiğimi merak edenleriniz olacaktır. Ben, ilk kez sekiz yaşında ölümle tehdit edildim babam tarafından. Anneler Günü için sınıfta kartpostallar hazırlamıştık ve öğretmenim en çok benim kartpostalımı beğenmişti. “Bunu annene hediye edeceksin değil mi?” diye sorduğunda, “hayır, Leyla Abla`ya vereceğim kabul ederse” dedim. “O kim?” diye sordu; “erkekken, ameliyatla kadın olan çok iyi birisi” diye cevap verdim. Cetvelle vurdu elime öğretmenim, azarladı, tek ayak üzerinde durdum sınıfta uzunca bir süre. Annem çağrıldı okula; annemin ilk yorumu şuydu, “çocuktur, ne bilsin söylediğinin ayıp olduğunu!” Bir ay boyunca okula gönderilmedim. Babam, pişman olduğumu duymak istedi benden. Pişman olmadığım için böyle bir şeyi söyleme gereği duymadım ve “seni gebertirim” dediğinde bana, “Leyla Abla, boş bir beşiğe ninniler söylüyor; o mu kötü, yoksa sen mi?” diye sordum babama…

    Dokuz yaşından itibaren birçok karga besledim; serçeleri, güvercinleri, kırlangıçları can bellediğim kadar, kargalar da canımdı benim. Arkadaşlarımın bana taktığı lakap “Uğursuz”du. Uğursuz bir kızdım ama kargalar bundan habersizdi.

    On iki yaşına geldiğimde, mahpuslara mektuplar yazıyordum. Bir dergide okumuştum mektuplara ne çok ihtiyaç duyduğunu mahpusların. Adresimi belirtmeden yazıyordum mektupları ve eminim nice mahpusun kardeşi, kızı, dostu olduğumdan.

    On dördümdeydim, mahallemize Süryani bir aile taşınmıştı ve akranım bir kızı vardı bu ailenin. Annem de, babam da yasakladı bana o kızla konuşmamı. Süryani bir arkadaşım olmuştu; aileme belli etmeden görüştüm arkadaşımla ve okul arkadaşlarım beni ispiyonladılar abime. Önce annem dövdü, “niye başka bir dinden arkadaş edindin?” diye, eve gelince de babam. Benden dört yaş büyük olan abimce ilk kez dövülmem, bu olay sebebiyle oldu.

    On beşimdeyken TRT 3 radyosunu keşfettim ve akşamları klasik müzik ve caz dinlemeye başladım ödevlerimi bitirdikten sonra. Annem ilahiler öğrenmemi istiyordu, babam dışarı çıkarken kapanmamı istiyordu, abim, kendisinin hizmetçisi olmamı istiyordu ve ben aryalar söylüyordum içimden; dayak yediğimde, aşağılandığımda, küçücük bir oda içinde kilitli kaldığımda…

    On altımda, seks işçisi bir kadınla tanıştım ve bana baktığı falda, “bir gün gelecek, hiç kimse seni dövmeyecek, hiç kimse sana bağırmayacak, özgürleşeceksin” dedi. Sarıldık birbirimize; benim bir ablam var, kendisi ailem olur. Gitmiş Adıyaman`dan bir gece yarısı; bana kendi yaptığı bez bir bebek bırakmış…

    On yedimde, “ölsen de kurtulsak senden” dedi babam. Annem,”seni doğuracağıma taş doğuraydım” dedi. “Namusun varsa al şu ipi, as kendini” dedi abim. Aşık olmuştum bir tıp öğrencisine. İdealim hukuk okumaktı. Mültecilerle ve seks işçileriyle ilgili projeler yapacaktık. Daha neler planlamıştık; ötekimiz olmayacaktı bizim… Abim, yazışmalarımızı buldu; uğursuzluğum yetmiyormuş gibi, bir de namussuz oldum!

    Üniversite sınavına girmemi engelledi ailem. İçime kapandım aylarca. Radyo dinlemem de yasaktı artık. Geceleri, el ayak çekilince, yazmaya başladım. Hikâyeler yazıyordum; kibirlere, ikiyüzlülüklere, hoyratlıklara karşı, sevgiyi, dayanışmayı, dostaneliği anlattığım hikâyeler…Ne ben incitiliyordum sözcüklerimde, ne transseksüeller, ne de seks işçileri, mahpuslar ve azınlık çocuklar…Annem buldu hikâye defterimi; okudu birkaç hikâyemi,. Sonra babama ve abime okuttu. Sonrasını anımsamıyorum; kendime geldiğimde bir kitap ayracıydım ve Küçük Prens`in sayfaları arasına saklanmıştım…

    On dokuz yaşındayım ve aynaya baktığımda bir kitap ayracı görüyorum yalnız`ca. Tek bir kitabım kaldı elimde, “Küçük Prens”. O benim canım, bir tanem, halimi ahvalimi bilen…

    Leyla Abla`nın beşiğine, seks işçisi ablamın hediyesi olan bez bebeği koymak isterdim; o bez bebeğe can katardık biz. Mahpus dostlarımla kocaman bir aile olmak isterdim ve Süryani arkadaşımla beraber Süryanice ninniler söylemek bize, aile bellediğim, dost bellediğim, sevgili bellediğim canlara…

    Üç gün önce dedim ki aileme, “bana biraz izin verin; kendimi asacağım, söz.” Yüzüme baktılar öyle uzun uzun. Babam, hiçbir şey demeden çıktı odadan. Abim, babam gibi öyle donuk, öyle umarsız, babamın ardısıra yürüyüp gitti. Öne eğdi başını annem; birdenbire yerinden kalkıp, “bekle” dedi bana. Ayrıldı yanımdan ve odaya girdiğinde, radyoyu bıraktı kucağıma. “Sözün sözse, sözümüz söz; dinle o gavur müziklerini gönlünce” dedi…

    TRT 3 radyosunu dinliyorum Adıyaman`ın akşamlarında. Caz ezgileri doluyor ruhuma; tam üç gündür babam beni kınamıyor, annemce lanetlenmiyorum ve abim beni kendi halime bıraktı…

    Bir karar aldık ben ve Küçük Prens; duyumsadığım, içime bastırdığım ailemin, dostlarımın ve canlarımın izini süreceğim pek yakında. Küçük Prens`le beraber kavuşacağız o güpgüzel can sırlarına…

    Bir kitap ayracının hikâyesini dinlediniz; Adıyaman`ın akşamlarında, ruhuna caz ezgileri dolduran bir kızı, bu geceki rüyanızda , uzun bir tren yolculuğu yolculuğu yaparken seyredeceksiniz...

    Ergür Altan
  • Sigara kullanmıyorum, uyuşturucu kullanmıyorum, içki içmiyorum, kız arkadaşım da yok. Benim maaşım nereye gidiyor?
  • "Öyle sabah uyanır uyanmaz yataktan fırlama, Yarım saat erkene kurulsun saatin. Kedi gibi gerin, ohh ne güzel yine uyandım diye sevin, Pencerini aç, yağmur da olsa, fırtına da olsa nefes al derin derin.
    Yüzüne su çarpma, adamakıllı yıka yüzünü serin serin, Geceden hazır olsun, yarın ne giyeceğin.

    Ona harcayacağın vakitte bir dilim ekmek kızart,
    Çek kızarmış ekmek kokusunu içine, Bak güzelim kahvaltının keyfine.

    Ayakkabıların boyalı olsun, kokun mis,
    önce sana güzel gelsin aynadaki siluetin.

    Çık evinden neşeyle, karşına ilk çıkana gülümse, aydınlık bir gün dile.

    Sonra koş git işine, dünden, önceki günden,
    hatta daha da eskiden yarım ne kadar işin varsa hepsini tamamla.

    Ohhh şöyle bir hafifle, bir güzel kahve ısmarla kendine,
    seni mutlu eden sesi duymak için "alo "de.

    Hiç işin olmasada öğle üzeri dışarı çık, yağmur varsa ıslan,
    güneş varsa ısın, hatta üşü hava soğuksa.

    Yürü, yürürken sağa sola bak, öylesine değil, görerek bak,
    Çiçek görürsen kokla, köpek görürsen okşa,
    çocuk görürsen yanağından makas al.

    Sonra, şöyle bir düşün, kimler sana yol açtı,
    sen çok darda iken kimler seni ferahlattı,
    hani kapını kimsenin çalmadığı günlerde, kimler kapını tıklattı?

    Ne kadar uzun zamandır aramadın onları değil mi?
    Hadi hemen uğrayabilirsen uğra, arayabilirsen ara,
    Hatırlarını sor, öyle laf olsun diye değil, kucaklar gibi sor.

    Bu sadece onların değil, senin de yüreğini ısıtacak,
    yüzünde güller açtıracak.

    Günün güzeldi değil mi? Akşamın da güzel olsun,
    Yemeğin ne olursa olsun, masanda illaki kumaş örtü olsun.

    Saklama tabakları, bardakları misafire,
    Sizden alâ misafir mi var dünyada.

    Ailecek kurulun sofraya, öyle acele acele değil,
    vazife yapar gibi hiç değil, şöyle keyife keyif katar gibi,
    lezzete lezzet katar gibi.

    Eksik bıraktıklarını tamamlar gibi, tadına var akşamının,
    Gece evinde, dostların olsun,
    Sohbetin yemeğin, kahkahan olsun.

    Arkadaşım hayat bu, daha ne olsun?
    Ama en önce illa ki sağlık olsun!"