Bir ırmakta iki kez yıkanamayacağını bilen Yunanlıların, bir dönüş
fikrine inanmaları mümkün olabilir miydi zaten? Odysseus, kalmak üzere değil, yeniden yollara koyulmak üzere döner geriye. Odysseia, aynı anda hem ereksel hem de ereksiz, hem başarılı hem de beyhude bir hareketin öyküsüdür. Hukuk tarihinin öyküsü de bundan başka ne olabilir ki?
Hanna’nın suçunu hem anlamak hem de mahkûm etmek istiyordum. Ama buna izin vermeyecek kadar korkunç bir suçtu bu. Onu anlamaya çalıştığım zaman, gerektiği gibi mahkûm edemeyeceğim hissine kapılıyordum. Gerektiği gi bi mahkûm ettiğim zaman da anlamaya hiç yer kalmıyordu.
Ama Hanna'yı anlamak da istiyordum aynı zamanda, onu anlamamak, Hanna’ya bir kez daha ihanet etmek demekti.
Bu sorunun üstesinden gelemedim. Her ikisini de başarmak istiyordum: hem anlamak hem de mahkûm etmek. Ama ikisini de beceremedim.
Neyi anlayacaksınız ki? insanların tutkuları yüzünden öldürmelerini, aşk ya da nefret yüzünden, şeref ya da intikam için öldürmelerini anlıyor musunuz?”
Başımı, “evet” anlamında salladım.
“O halde zengin ya da güçlü olmak için cinayet işlenebilmesini de anlıyorsunuz? Savaşta ya da bir devrim sırasında öldürmeyi de?”
Başımı sallayarak onayladım yine. “Ama...”
“Ama kamplarda katledilenler, katillerine hiçbir şey yapmamışlardı değil mi? Söylemek istediğiniz bu mu? Nefret duymaları için hiçbir neden, üstelik ortada bir savaş olmadığını mı söylemek istiyorsunuz?”
Bu kez baş sallamak istemedim. Söyledikleri doğruydu, ama söyleyiş tarzı değil.
“Haklısınız, bir savaş da yoktu, nefret duymaları için bir neden de. Ama cellat da idam mahkûmundan nefret etmez, yine de asar onu. Ona böyle emredildiği için mi? Böyle emredildiği için mi yaptığını düşünüyorsunuz? Şu anda size emir ve itaatten söz ettiğimi, kamplardaki muhafızların emirlere itaat etmek zorunda olduklarını anlatmak istediğimi mi sanıyorsunuz?” Aşağılayıcı bir tavırla güldü. “Hayır, ne emirden ne de itaatten söz ediyorum. Celladın yaptığı emirleri yerine getirmek değildir. İşini yapar o, astığı in sanlardan nefret etmez, onlardan intikam almaz, yoluna çıktıkları, kendisini tehdit ettikleri ya da saldırdıkları için öldürmez onları. O insanlar celladın umurunda bile değildir.
Öylesine umursamaz ki, öldürebilir de, öldürmeyebilir de.” Bana baktı. “Hiçbir itirazınız yok mu? Söyleyin haydi, hiç bir insanın böylesine umursanmamayı hakketmediğini söyleyin. Böyle öğrenmediniz mi? İnsan suretine bürünmüş her şeyle dayanışmak gerektiğini öğrenmediniz mi? Ya insan onurunu? Yaşam hakkına saygı göstermeyi?”
ve katliamı canlandıran ne kadar az resim bulunduğunu, ne denli cılız bir görsellikle yetindiğimizi fark ediyorum. Auschwitz’deki kitabeli girişi, yatak niyetine kullanılan, çok katlı tahta kerevetleri, saç, gözlük ve bavul yığınlarını, Birkenau’nun girişindeki kuleli binayı, binanın kanat kapılarını ve tren girişleri için kullanılan ana kapısını ve Amerikalıların bulup, fotoğrafladıkları Bergen-Belsen’deki ceset yığınlarını tanıyorduk. Bazı tutsakların yazdıklarını biliyorduk, ama bu metinlerin çoğu savaştan hemen sonra yayınlanmıştı ve yeni baskıları da ancak seksenli yıllarda yapılabildi, ara da geçen dönemdeyse yayınevlerinin programlarında kendilerine yer bulamadılar. Bugün bu konuyla ilgili öylesine çok kitap ve film var ki, toplama kamplarının dünyası, paylaşı lan gerçekliği tamamlayan ortak imgelemin bir parçası oldu. İmgelem, bu dünyayı tanıyor artık ve Holocaust adlı televiz yon dizisinden, Sophie’nitı Seçimi ve özellikle de Schindler’in Listesi gibi sinema filmlerinden beri bu dünyada devinebiliyor aynı zamanda: Yalnızca algılamakla kalmıyor, algıladığı bu dünyayı bütünleyip ayrıntılarla bezeyebiliyor. O zamanlar hareketsizdi imgelem; devinimi, kamplardaki dünyanın yarattığı sarsıntıya yakıştıramıyordu. Müttefik güçlerin çektiği fotoğraflar ve tutsakların anlattıkları sayesinde edindiği birkaç resme tekrar tekrar bakıp duruyordu, ta ki bu resimler donarak birer klişeye dönüşene kadar.