Tüm bunların üzerinden on yıl geçti. Hanna’nın ölümünü
izleyen yıllarda, o eski sorularla eziyet çektirdim kendime:
Hanna’yı yadsıyarak ona ihanet mi etmiştim; ona borçlu mu kalmıştım; onu sevmekle
harcanmış hayatına kederlendim, hayattaki tüm gecikmelere, tüm harcanmışlıklara kederlendim. Doğru zaman kaçırılmışsa, diye düşündüm, eğer insan bir şeyi kendinden bunca zaman esirgemişse, bir şey ondan bunca zaman esirgenmişse eğer, büyük bir güçle başlasa ve coşkuyla desteklense bile, artık çok geç kalınmış demektir.
Yoksa “çok geç” kalınmaz mı hiçbir zaman; yalnızca “geç” mi kalınır ve “geç” olması, her şeye karşın “hiç” olmamasın dan daha mı iyidir? Bilemiyorum.
Bir ırmakta iki kez yıkanamayacağını bilen Yunanlıların, bir dönüş
fikrine inanmaları mümkün olabilir miydi zaten? Odysseus, kalmak üzere değil, yeniden yollara koyulmak üzere döner geriye. Odysseia, aynı anda hem ereksel hem de ereksiz, hem başarılı hem de beyhude bir hareketin öyküsüdür. Hukuk tarihinin öyküsü de bundan başka ne olabilir ki?