Tüm bunların üzerinden on yıl geçti. Hanna’nın ölümünü
izleyen yıllarda, o eski sorularla eziyet çektirdim kendime:
Hanna’yı yadsıyarak ona ihanet mi etmiştim; ona borçlu mu kalmıştım; onu sevmekle bir suç mu işlemiştim; ondan nasıl kurtulur, nasıl kopabilirdim ve bunu yapmalı mıydım?
Zaman zaman Hanna’nın ölümünden sorumlu olup olmadığımı sordum kendime. Bazen de ona öfkelendim, ona ve
onun bana yaptıklarına. Ta ki öfke yatışana ve sorular önemini yitirene dek. Ne yapmış ya da yapmamış olursam ola yım, onun bana yaptıklan ne olursa olsun: Bu benim hayatimdi işte.
Hanna’yla yaşadıklarımı yazma fikrini, onun ölümünden
kısa bir süre sonra geliştirdim. O zamandan bu yana hikâyemiz kafamda defalarca yazıldı; her seferinde biraz daha farklı, her defasında yeni imgeler, yeni olaylar ve fikirlerle. Bu yazdığım hikâyenin pek çok değişik türevi de var yani. Doğru hikâyenin bu yazılmış hikâye olduğuna ilişkin tek teminat, diğerlerini değil de, bunu yazmış olmamdır. Hikâye bu
biçimiyle yazılmayı istedi, diğer türevleriyle değil.
Önceleri hikâyemizi, ondan kurtulmak için yazmak isti yordum. Ama anılar izin vermediler buna. Ardından hikâyemizin, parmaklarımın arasından nasıl kayıp gittiğini fark ettim ve onu getirmek üzere yazmak istedim, ama anılar, böyle bir amaç için de çıkmadılar kovuklarından. Yıllardır ken di haline bırakmıştım hikâyemizi. Onunla barışmıştım artık.
Ve geri geldi: birbiri ardına, tüm ayrıntılarıyla, bütünlenmiş, tamamlanmış ve beni artık hüzünlendirmeyen bir hedefe
yönelmiş olarak. Ne hüzünlü bir hikâye, diye düşünmüştüm uzun zaman. Şimdi mutlu bir hikâye olduğunu düşün düğüm sanılmasın. Ama artık onun hakkını verdiğimi, ayrı
ca hüzünlü mü, yoksa mutlu mu olduğunun hiçbir önem taşımadığını düşünüyorum.
En azından öylece aklıma geliverdiğinde