Honore Daumier’nin başlangıcı pek parlak olmamıştır; çizmeye ihtiyaç duyduğu, bu kaçınılmaz bir eğilim olduğu için çizdi o. Önce William Duckett’in yayımladığı küçük bir gazetede birkaç eskiz yayımlamış; ardından o sırada estamp ticareti yapan Achille Ricourt ondan birkaç parça eskiz satın almıştır. 1830 Devrimi diğer bütün devrimler gibi bir karikatür salgınına yol açmıştır. Karikatüristler için gerçekten güzel bir dönem olmuştur. Hükümet ve bilhassa kral aleyhine girişilen kıyasıya mücadelede herkes varını yoğunu ortaya koymuştu. Adına La Caricature denen o upuzun tarihî dizi, biraz yeteneği olan bütün sanatçıların katkıda bulunduğu o büyük komik arşiv bugün incelenmeye değer, gerçekten ilginç bir eserdir. Gerçek bir hayhuy, tam bir karmaşa, devrin bütün siyasi kodamanlarının çeşit çeşit grotesk kılıklara sokulmuş vaziyette geçit yaptığı kâh gülünç kâh kanlı olağanüstü, şeytani bir komedidir bu. Doğmakta olan monarşinin bütün o büyük adamlarının arasında şimdi unutulmuş ne çok isim var! Bu fantastik destan, durmadan dava konusu edilmiş, o piramit şekilli, azametli Armut’la taçlanır. Kraliyetin yargı sistemiyle sürekli sorun yaşayan Philopon’un bir defasında mahkemeye o rahatsız edici, can sıkıcı armudun aslında dünyanın en masum şeyi olduğunu kanıtlamak için hemen orada bir dizi eskiz çizdiği hatırlanacaktır. Bu eskizlerin ilki tıpatıp kralın yüzüdür, diğerleri ise teker teker bu özgün tipten yavaş yavaş uzaklaşarak o uğursuz kelimeye, yani armuda yaklaşır. “İşte bakın”, der Philipon, “bu son eskizle ilk eskiz arasında ne gibi bir bağlantı görüyorsunuz?” İsa’nın ve Apollon’un yüzleri üzerinde de benzer deneyler yapılmış ve sanırım ikisinden biri, bir karakurbağasına benzeyecek şekilde dönüştürülmüştür. Bu hiçbir şeyi kanıtlamaz. Hoş bir analojiyle bir sembol
Medine’deki müdafiler Mısır’da esir kampında türlü işkence ve psikolojik baskı altında ölmektense, Medine’de Hz. Peygamber’in mezarının gölgesinde şehit düşmeyi tercih ediyorlardı. 
Katliamın boyutu o kadar büyüktür ki, en az Lawrence kadar gaddar ve vahşi bir çöl urbanı olan Şeyh Avuda, “Türk askerlerini katletmekten yorgun düştüğüm için esir almak zorunda kaldım” demiştir.
Fahrettin Paşa, açlığın en yoğun olduğu günlerde belli dönemlerde Medine’de bulunan çekirgeleri toplatarak askere yedirtmiş ve bizzat kendisi de çekirge yiyerek askerin moral bulmasını sağlamıştı.