Komutanı, subayı, eri, çetesi, köylüsü, Mustafa Kemal hepsinin temsil ettiği Türk fedakarlığının başında idi. 1918 Türkiyesi'nin şartları içinde, sırtı sıra birbirinden beter üç harpten çıkan; başındakilerin akılsızlığı ve maceracılığı yüzünden milyonlarca evlat, vatanlarca toprak veren; ölü çocuklarını yiyen çıldırmış analar; yolsuz, demiryolsuz, tekniksiz, medeniyetsiz bir memleketin bir ucunda Rus devinin, öbür ucunda yedi düvelin ateş dalgaları içinde eriye eriye tükenen bir millet, gene de harp edecek şevk bulur; gene de başındakilerin peşine düşüp mandalarıyla top çekerek, kadınlarına gülle taşıtarak, don gömlek yirmi bir günlük meyhan muharebeleri verir, âdeta eti ile istihkâmlara çarparak kaleler düşürür, bunsuz, böyle milletsiz Mustafa Kemal neye yarardı?
Kemalist'in bağımsızlık fikri tertemiz, pürüzsüz, tavizsiz Türkçü ve Türkiyeci idi. Mustafa Kemal, daha sonra misallerini göreceğiniz üzere, kafaca nasıl adeta şark sözünden tiksinecek kadar bir Batılı ve medeniyetçi ise "xénophobe= ecnebi-sevmez" denecek kadar da Frenklikten uzaktı.
Ne kadar uzun sürmüştü bilseniz... Tarih kitaplarından hangi gün başlayıp hangi gün bittiğini öğrenerek bu uzunluğu ölçemezsiniz. Sakarya Harbi'nin her dakikası kendi başına bir "zaman" gelen, geldiğini duyuran, giden, gittiğini duyuran bir zamandı. Uyanıklığımızda uykuda imiş gibi sıçrıyorduk. Çünkü ben şimdi İstanbul'un bir köşesinde bu satırları Sakarya Savaşı'nı kazandığımız için yazabiliyorum. Bu sırada siz İstanbul denizini hâlâ o zafer şerefine seyrediyorsunuz.
Kılıksız kıyafetsiz, yoksul ve biçare halk, batan bir devletin yerine geçecek yeni bir Türk devletinin temellerini attıklarını bilmeksizin, dişi ile tırnağı ile uğraşıyordu.