İslam ilimlerinde, rivayet yöntemi her dönemde merkezi bir konuma sahip olmuş ve yöntemin bir gereği olarak olay hakkında verilmiş olan haber, o haberi veren kişinin kişisel yetkinliği ve kişi sayılarının ardından ikincil öneme sahip olmuştur.
Bu durum islamın ve dahi umumi anlamda dinlerin güven merkezli yapılarına ilkesel bir paralellik sağlasa da olayın yorumlanması konusunda subjektifliği artırdığı da bir gerçektir. Zira haberi ulaştıran şahsın mezhebi, kültürü, bilişsel gelişmişliği, ilmi donanımı haberin tahammülünde (algılanmasında) bir süzgeç görevi görür ve nihayet aynı subjektiflik eda ederken de geçerli olarak haberin dönüştürülmesine neden olur. (Haberi siyasi amaçlarla dönüştürülmesinden bahsetmiyorum bile.)
Bu realite, müslümanları halef yöntemini geliştirmeye itti ve dolayısıyla müslümanlar ilk kez metnin içeriğini kur’an, genel ilkeler, akıl ve dahi tarihi gerçekliklerle kıyaslama yoluna gittiler. Bu sayede haberi, haberi ulaştıranın subjektif yorumundan arındırmayı denediler. Tam anlamıyla başarı sağlandı mı? Cevap vermek zor ancak ilk yöntemdeki problemleri hatırı sayılır derecede çözdükleri aşikar.
...
Özellikle siyer söz konusu olduğunda siyasi ideolojilerin veya mezhepsel inançların alimlerin zihinlerini nasıl esir aldığından bahsetmeye gerek yok sanıyorum. Zira her mezhebin kendi peygamberini yarattığı bir gerçek olarak karşımızda.
Dolayısıyla bu noktada tarih ilminin (halef yönteminin temellerini attığı yöntem) bir refleks olarak ortaya çıkması gerekiyordu. Benim bildiğim kadarıyla bu refleksi islam tarihi açısından ilk bedenlenen islam alimlerinden biri Vakidî.
Vakidi, kitabul megazi adlı eserini bu yöntemle vücuda getirmiş. Ve özellikle olayların geçtiği coğrafyayı karış karış gezerek ulaşan haberleri teyit etme yoluna gitmesi, böylece