Kitap ince olmasına rağmen içindeki betimlemerle çok derin anlamlarla büyüyen bir hale dönüşmüş. Hikayemiz New York’tan Buenos Aires’e gitmekte olan bir gemide geçiyor. Bu gemideki insanların arasında bir tane de dünya satranç şampiyonu bulunuyor. Anlatıcı karakterimizin satranca ilgisinden dolayı dünya şampiyonu ile satranç oynamanın bir yolunu buluyor. Karakterimiz sadece tek oynamak yerine, dünya şampiyonu bir düzüne insanın beraber düşünmesine imkan vermesine rağmen onları alaycı bir şekilde yeniyor. Derken ikinci bir düello da yine aynı şeyler yaşanacakken, yenilen insanların arasından bir tanesi onlara hamlelerin saçma olduğunu söyleyip, 5-10 hamle sonrasını tahmin ediyor. Bu adam dünya satranç şampiyonu değil, hatta 20-25 yıldır satranç tahtasına dokunmamış bir insan. O, Nazi döneminde psikolojik işkenceye maruz kalmış, odasında oyalanacak tek şeyinin düz duvar olduğu bir insan. Fakat o bir gün bir subaydan gizlice bir satranç kitabı çalmış ve satranç tahtası olmadığı için beyninde imgeleyerek tüm satranç hamlelerini yemiş yutmuş, hatta kendisiyle bile satranç oynamaya başlamış. İşte bu insan bir dünya satranç şampiyonu ile karşılaşınca neler olur, kesinlikle okumalısınız. Yazar, psikolojik analizleri mükemmel derece betimlemiş. Kitabın bitiminden sonra da Stefan’ın intihar etmesi de kitaba ilgiyi daha fazla arttırıyor.