Bir yanda baskı, zulüm, diğer yanda direnç, sevgi. Belki de hayat, bu iki uç arasında bir denge kurma çabasıydı. Sevdiklerine sarılıp küçük kızını kucağına aldığında o minik bedeni, o yumuşak elleri avuçlarında hissettiğinde bir kez daha anladı ki insan insanın zehrini alır. Ama onu zehirleyenler de insandı; başka in-sanlardı, soğuk, uzak, acımasız insanlar. O zaman belki de doğru olan şuydu: Seven insanlar birbirinin zehrini alır, birbirine şifa olur, birbirini kurtarır. Böylesi daha gerçek, daha insaniydi. Sartre'ın, "Cehennem başkalarıdır," sözüyle de çelişmiyordu bu; çünkü yaşamınız boyunca size değenlerin bazıları cehennemi yaşatır ayazda titretir, demir parmaklıkların ardında çürütür bazılarıysa cenneti sunar; sıcacık bir kucakla sarar, masum bir gülüşle hayata döndürür.
Temeltepe bir cehennemdi; ailesi, karısı, kızıysa cennetin kendisiydi. Şunu biliyordu: Ne kadar zehirlenirse zehirlensin, sevdikleriyle geçirdiğı her an, o zehri bedeninden çekip alacaktı. Zaman, iyileştirici bir merhem gibiydi, her geçen gün biraz daha iyileştiriyordu onu, yaralarını sarıyor, ruhunu onarıyordu.