Merhabalarrr
Bugün Halikarnas Balıkçısı’nın belki de en çok bilinen, ama her okuyuşta yeniden keşfedilen romanı Aganta Burina Burinata’dan bahsetmek istiyorum.
Bu kitap aslında sadece denizden bahsetmiyor; insanın iç dünyasına, özgürlük ve sorumluluk arasındaki gelgitlerine de dokunuyor. Çünkü hayat bazen tam da deniz gibidir: Bir yanda uçsuz bucaksız özgürlük, diğer yanda kıyıya bağlayan zincirler…
Romanın kahramanı da bu iki kutbun arasında sıkışır. Kalbinin çağrısı denize, yani özgürlüğe; ama aklının sesi karaya, yani güvenliğe yönelir. Bu noktada kitap, hepimizin zaman zaman yaşadığı “özgür olmak mı, güvende olmak mı?” ikilemini hatırlatıyor. Psikolojide buna içsel çatışma deniyor; ama Balıkçı bunu öyle bir anlatıyor ki, teoriye hiç ihtiyaç kalmıyor.
Bir satırda kendinizi bulmanız çok kolay mesela:
“Deniz insanı çağırır; o çağrıya kulak tıkamak kolay değildir.”
Belki de hepimizin içinde bir “deniz” var: Bizi olduğumuz yerden daha ileriye götürmek isteyen bir hayal, bir arzu, bir özgürlük isteği. Bu kitabı okurken ister istemez kendi “denizimizi” düşünmeye başlıyoruz.
Halikarnas Balıkçısı’nın dili hem sade hem büyüleyici. Öyle ki kitabı kapattıktan sonra bile dalgaların sesi kulağınızda çınlıyor, tuz kokusu burnunuzda kalıyor.
Aganta Burina Burinata, yalnızca bir roman değil; kendini arayan her ruhun yol arkadaşı. Belki de deniz, sadece deniz değildir… Belki de bize “kendi yolunu seç” diye fısıldayan içsel bir çağrıdır.
O yüzden; okuyalım, okutalım, denizin sesine birlikte kulak verelim. Denizin bir metafor olduğunu da not düşeyimm :))