(Spoiler uyarısı)
Bazı kitaplar vardır, okurken ara vermek istersiniz ama yapamazsınız. Kürk Mantolu Madonna benim için tam olarak böyle bir kitaptı. Hikaye ilerledikçe dikkatimi dağıtacak hiçbir şeye izin vermedi, her sayfa beni biraz daha Raif Efendi’nin dünyasına çekti.
Kitabı bitirdiğimde en çok Maria Puder’in ölümü değil, Raif Efendi’nin on yıl boyunca bundan habersiz yaşamış olması vurdu beni. Çevresinde insanlar, ailesi ve kalabalıklar vardı ama aslında çoktan yalnız kalmıştı. İnsanlardan kaçan, içine kapanan o adamı anlamamak mümkün değildi. Çünkü bazen yalnızlık, etrafınızda kimsenin olmaması değil, sizi gerçekten anlayan tek kişinin artık hayatta olmamasıdır.
Sabahattin Ali, Raif Efendi’nin sessizliğini öyle güçlü anlatıyor ki bir noktadan sonra onun hikayesini okumuyorsunuz, hissediyorsunuz. Kitap bittiğinde geriye büyük olaylardan çok, insanın içine yerleşen bir hüzün kalıyor.
Kürk Mantolu Madonna benim için bir aşk hikayesinden çok, geç kalmışlıkların, kayıpların ve insanın kendi içine çekilişinin hikayesiydi. Son sayfayı kapattığımda hissettiğim şey üzüntüden çok derin bir boşluktu.
madam bovary okurken kendimi emma’ya beklediğimden çok daha yakın hissettim. çünkü emma’nın asıl derdinin aşk olmadığını düşünüyorum. o sürekli yeni bir aşka koşuyor, bir sonraki insanın hayatındaki boşluğu dolduracağını sanıyor ama bence aslında aradığı şey bir sevgili değil. içinde gerçekleştiremediği, bir türlü ulaşamadığı daha büyük bir hayatın özlemini çekiyor.
bu yüzden emma’ya kızmakta zorlandım. evet, zaman zaman inanılmaz derecede düşüncesiz ve bencil davranıyor ve aynı zamanda sürekli “bu mu yani?” hissiyle yaşayan biri. hayatın ona vaat ettiğinden daha fazlasını istediği için durmadan yeni heyecanların peşine düşüyor. sorun şu ki o heyecanların hiçbirinde aradığı şey yok.
kitap boyunca emma’nın her yeni aşkı büyük bir çözüm gibi görüp birkaç sayfa sonra yine mutsuz olmasını izlemek biraz benim internet alışverişi alışkanlıklarıma benzedi. “bir sonraki şey kesin beni mutlu edecek.” sonuç: yine aynı boşluk.
flaubert’in dili ve karakterleri inanılmaz güçlüydü. emma’yı hem anlamak hem de zaman zaman saçını başını yolmak istedim. kitabı bitirdiğimde aklımda kalan şey bir aşk hikâyesinden çok, insanın kendi içindeki eksikliği dışarıda aramasının ne kadar yorucu olduğu oldu.
Madam BovaryGustave Flaubert · Ema Yayınları · 201740,9bin okunma
Kate karakter olarak sevsemde, kardeşini her şeye layık görüp kendini hiçbir şeye layık görmemesi bunun için çabalamaması hiç hoşuma gitmedi. Çaba illa kendinden vazgeçmek anlamına gelmez bazen kendin olup da yoluna bakabilirsin. Kate'in üvey annesi ve kardeşi gerçekten çok iyi insanlar. Kendisinden daha az güzel ablasının daha iyi evlilik yapmasını kıskanmaması hatta güzelliği ve karakteri sayesinde tam istediği birini bulması hoşuma gitti. Dış güzelliğimiz de aslında bizi biz yapan unsurlardandır. Aynı yaşlarda kızı olmasına rağmen kate her daim destek çıkan üvey annesi de harika biri. İyi evlilik para anlamına gelmese de kitap için para ve unvan anlamına geliyor onu kastediyorum. Anthony karakter olarak en sevdiğim karakterlerden. Başlarda o dediğim dedik karakterin seri boyunca olgunlaşma sürecini görmek hoşuma gitti. Ayrıca en baştan babası öldüğü için daha doğmamamış kardeşine babalık abilik karışımı dahilde olmak üzere 9 kişilik (1 anne + 8 kardeş) bir aile ve vikontluk gibi bir çok sorumluluğu omzunda taşıyan. Çok sevdiği ve değer verdiği babasının küçük bir arının devirmiş olmasının korkusu güzel işlenmişti. Sürekli kate baştan çıkarıp kardeşini evliliğe ikna edicem tavrı da hiç hoş değil. Edwina'ya hiç umut vermemiş olabilir fakat Kate'e karşı bunu silah olarak kullanması kötü fakat burada ikisi de suçlu annesi olan Edwinanın sürekli ondan izin istemesi de tuhaf. Fikir almak önemsemek başka bir şey izin almak bambaşka. Ayrıca kendisi de aynı şartlarda ablası da kendisi de iyi bir evlilik yapmalı ikisi de çok gençken bu abladan izin almak tuhaftı. Karakter gelişim süreçlerini de çok beğendim olgunlaşma süreçleri çok güzeldi.
Genel romantik kitaplara göre dili de konusu da basitti. Kitap bir çırpı da okuyabiliyordu. Bazı yerlerde gereksiz uzatmalar bulunsa
En Çok Beni SevJulia Quinn · Epsilon Yayınları · 20191,925 okunma
Tüm seriye de yayılan genel Quinn basit anlaşılır dili bu kitapta da bulunmaktadır. Kitap Regency döneminde geçen zengin ve kalabalık (8 kardeş) en büyük kızıyla (Daphne) babasıyla büyük problemleri olan ve babası ölmesine rağmen kendi içinde ondan çeşitli yollarla intikam alan bir erkeğin (Simon) hikayesini anlatmaktadır.
!! Dikkat kitap okumayanlar için spoiler içermektedir!!!
Simon çocukluğundan itibaren babasının sevmediği istemediği bir çocuk ve bu sevgisizliğin sonucu olarak ailenin soyunu devam ettirmeyerek kendince ölmüş babasından intikam almaya çalışan biri. Bu intikam da evlenmeyip çocuk yapmayarak soylarının sonunu getirmek. Daphne ise ailenin en büyük kızı iyi evlilik yapmalı ki kendinden sonraki 3 kız kardeşine iyi evlilik yolu açsın. Daphne genel olarak bridgerton ailesinde sevdiğim bir karakter ne istediğini bilen bunun için zaman zaman manipülatif davranmaktan çekinmeyen bir kız. Sevmediğim yani insanları değiştireceğini sanıp Simon'ı değiştirmeye çalışması ve onunla sonuçlarını ve yakalanma tehlikesine rağmen kaçamak yaparak abisiyle Simon arasında düelloya sebebiyet verdi. Simon'a olan ilgisi ve gençliği onu düşüncesiz kararlar almaya itmektedir. Simon tabiki iyi bir insan ama Simon eğer günün sonunda Daphne ile evlenmemiş olsaydı. Kendi hayatını mahvedecekti. Bu dönemin şartları da göz önüne alındığında bir kadının kendi çıkarlarını bazen daha çok ön plana koyması gerektirdiğini düşündürmektedir. Simon genel olarak sevmediğim yanı ise artık çocuk olmadığını farketmemesi babasından kendi hayatını mahvederek intikam almaya çalışıyor, ölmüş babasından. Büyüyememiş bir çocuk olması asla hoşuma gitmedi. Simon artık 20'li yaşlarının ortalarında belli sorumluluklarını farkında biri. Babasını aşmaya çalışmamış. Babasının çocukken onu görmezden geldiği
Sizlere, daha önce pek görülmemiş bir kurguya sahip olduğunu düşündüğüm bu kitapla geldim. Hikâye, 1868 yılında İstanbul'un kalbinde; siyasi ve toplumsal olayların gölgesinde geçiyor. Bu dönemin atmosferini başarılı bir şekilde yansıtırken tarih, aşk, kavga ve ideolojiyi de bir araya getiriyor.
Açıkçası kitabı elime aldığımda beni böyle bir hikâyenin beklediğini düşünmüyordum. Fakat sayfalar ilerledikçe kurgu beni içine çekti; o atmosferi ve dönemi adeta yaşattı. Yer yer ince ironiler de vardı. Özellikle bazı sahneler gözümde canlandı ve yüzümde tebessüm bıraktı.
Sonuç olarak, okumaktan gerçekten keyif aldığım, farklı kurgusuyla aklımda yer eden bir kitap oldu.
Eğer siz de tarihin satır aralarında dolaşırken İstanbul'u alışılmışın dışında bir anlatıcının gözünden keşfetmek isterseniz, bu kitaba mutlaka bir şans vermelisiniz.
Kitabı boş bir zamanımda okumaya başladım ancak çevirisini beğenmedim. Kitabı okuması zordu. Pek de akılda kalıcı bilgi alamadım. Eğer uzun bir kitap olsaydı kesinlikle bitiremezdim..