• 390 syf.
    ·2 günde·Beğendi·9/10
    Şah ve Sultan; Osmanlı ve Safevi devleti arasındaki olaylar eşsiz bir üslup ile anlatılmış. Tarih raflarının en ilginç dönemlerinden 50 yıllık bir süre... bu yılları eşsiz kılan ülke yönetenlerin eşsiz dehaları, şair kişilikleri... mücadelenin sadece savaş meydanlarında değil, satırlarda ve sadırlarda devam ettiği zamanlar . 392 sayfalık eserde sultanın yavuzluğu, maneviyatı ve keşfiyatını, Şah’ın dehasını sevdasını , Gülizar Begümün sevdasını, Taçlı’nın bedbahtsızlığını, Kamber Can’ın vefasını, ikiz kardeş Hasan ve Hüseyinin bağlılığını okurken kendinizden geçeceksiniz. Tarihte eşşiz sultan Yavuz Selim Hanın döneminin hassas dengesini Anadolu coğrafyasının içinde açmazları tarafsız bir şekilde ele almış. Konu şair ve şiir olunca şiirlerin sultanı ve şiirlerin şahının hiciv dolu belagat ve kalem harbi çok güzel işlenmiş . Dahası Aşk ve sevginin tarifini ; sevgiliyi öyle güzel anlatmış ki ancak kitap okunarak öğrenilir. İşte bir kaç cümle; *Alın yazısı gücünü ruhtan alırdı be sevgi ruha yol göstermediği sürece bütün yollar yanlış hedeflere çıkardı. *bir şeyin haddini aşınca Zıddına dönüştüğünü biliyordum. Mesela gözyaşı ve ağlama haddi aşarsa insan artık gülmeye başlar ve çok gülen insanın tavrı tersine dönüp yine gözünden yaş gelirdi. •Aşkın gücü seven ve sevilen arasındaki birleşmeden geliyordu. Aşık ve maşuk ayrımı ortadan kalkıyordu. Aşık ve maşuk hicrandan ve vuslattan aynı lezzeti alabiliyordu. Böylece aşk ayrılığı da ortadan kaldırmış oluyor seven sevileni ta içinde biliyordu. * güzellik eğer seveni yoksa beyhude telaş idi. Güzellik bir tarla ise sevmek onun tohumu idi. * Ve unutma, Her Şafak elinde fener ile gelen bir hırsız gibidir. Ömürleri çalar götürür. Uyanık dur.
    Ve yavuz ile Mısırlı Cariyenin sevgisi ve ahirete kalmış vuslatı... -Derdi olan neylesin? -Derdi neyse söyleşin.
    - Ya korkarsa neylesin - Hiç korkmadan söylesin. Devamı ve nice anlatımlar kitapta... .... kitap ile kalın
    #zenginegitimkitap #şahvesultan #iskenderpala
  • 480 syf.
    ·Puan vermedi
    Töre romanı olarak geçen bu kitap tam da bugünlerde çok yakından ilgilendiğim doğu batı sorununun üstüne güzel denk geldi.
    İlk olarak doğu batı sorunu üstüne kendimce bi yorum yapacak olursam, insan ilk önce kendini bilmeli. Özünden kopmamalı aynı zamanda da yeniye açık olmalı ki ancak bu şekilde var olur.

    Roman 2. Abdül Hamit'in yönetim düzenini ve İstanbul'un aksaray semtindeki Sinekli Bakkal sokağının yaşayışını anlatır. Sinekli Bakkal mahallesinde, mahalle imamının kızı Emine, aynı mahallede oturan, düzenli birisi olmayan, ortaoyunlarında zenne (kadın) rolünde oynayan, bu yüzden Kız Tevfik lakabıyla tanınan biriyle anlaşmaktadır. Daha sonra bununla kaçar ve Tevfik'in dayısından kalan sinekli bakkalı çalıştırırlar.Bir gün Tevfik’i arkadaşlarına karısının taklidini yaparken Emine görür. Bu durumu gururuna yediremeyip babasının yanına döner, babası onu affeder. Boşanırlar, aynı zamanda bi kızları dünyaya gelir. Ve bundan sonrası Sinekli Bakkal romanında olaylar ana karakter olan Rabia üzerinden anlatılmaya başlanır.Rabia annesi Emine ve mahallenin imamı tarafından yetiştirilmiştir kendi seçimleri önemsenmeden kendi hayat anlayışlarına göre mahkum edilmiş bir hayat yaşar. Aynı zamanda hafız olur, saray tarafından beğenilen kişi haline gelir.
    Camilerde, konaklarda güzel sesiyle Kur’an ve Mevlit okur.
    Abdülhamit’in Zaptiye Nazırı Selim Paşa Rabia’yı dinler ve sesine hayran olur. Yıllardır babasından mahrum olarak yetişen Rabia babasının sürgünden gelmesinin üzerine kendine yeni bir hayat kurmak üzere annesinin ve imamın yanından ayrılarak babasının yanına yerleşir. Rabia’nın sanatına hayran olan Vehbi Dede ile Pregrini sık sık Tevfik’in evine gider gelir. Rabia Doğu musikisinde adeta bir çığır açmıştır. Bu sıralarda “Genç Türkler” örgütü Abdülhamit’in baskıcı rejimini yıkmaya çalışmaktadır. Tevfik ile Selim Paşa’nın oğlu Hilmi bu örgütün üyesidir.Bir gün imamın ihbarıyla yakalanır. Hilmi ve Tevfik Şam’a sürülür. Tevfik gittikten sonra Rabia yalnız kalır bu sırada geçimini bakkallık ve hafızlık ile geçinir. Pregrini ile daha da yakınlaşan Rabia kendi kurmak istedigi düzen üzerine Pregrini'yi ikna ederek babasının evinde yaşamaya başlarlar. Müslüman olmayan Pregrin Rabaia'yı kaybetmemek uğruna islamiyete de ısınmaya başlar.
    Halide Edip Adıvar'ın en sevdiğim romanı olan bu kitapı okurken kendimi alamadım ve sürekli beynimde senaryolar kurdum. Sinekli Bakkal benim sokağım oldu. Orda yaşıyordum. Olaylar birebir gözümde canlandı. Bilmediğim kelimeler vardı fakat altında anlamlarını yazıyordu buna rağmen bu durum kitabın akıcılığını bozmadı. İçtimai tablo olarak Rabia üzerinden gösterilen geleneklerine bağlı kalarak nasıl modernleşilmesi gerektiği mesajı ile Rabia ile örnek bir tip oluşturulmuştur.  
    Kitabın baştan sonuna kadar alınması gereken mesajlar vardı. Sonunda da zaten mutlu bitti. Tevfik sürgünden geldi, Rabia'nın çocuğu oldu, Pregrin ile mutlu bi yuvaları vardı kısacası Sinekli Bakkal eski günlerine döndü. Bu mutluluğun sebebi Rabia'nın göstermiş olduğu eskiyle yeniyi ortak bi noktada birleştirip kendine ve çevresindeki insanların bu çizgide oldukları sürece mutlu olabilecekleri direnişini göstermiştir. Genel olarak toplumsal konu üzerinde durulmasının yanında kimlik sorunu olduğunu da söyleyebiliriz bunun yanında şunu da ekleyelemeliyiz ki kitabın sonunda herkes kendini bulmuştu. Yazarın kalemini okuyucuya vermek istediği mesajı bu kadar ince detaylarla vermesini çok sevdim. Ölüm, aşk, kimlik sorunu, var oluşsal sorun, aile, dram hepsinden hayatın her yerinden bi kesit bunun yanında doğu batı sorunu toplumsal sorunlar parçadan bütüne giden eşsiz bir tablo ortaya çıkarmış. Gözden kaçmayan noktalardan biri ise sınıf ayrımıydı saray ve alt tabaka. Romanın bir diğer sevdiğim yönü ise devrimci olmasıydı. Her karakterden başka bi konu çıkıyordu. Dediğim gibi çok fazla alınması gereken vardı. Ben burda ne yazsam illaki eksik kalır. Ama kesinlikle okunması gereken romanlar arasında. Her şeyin yanında baki olan sevgi ve aşkın gücü diyerek sonlandırmak istiyorum.
    İyi okumalar sevgili okur.
  • 312 syf.
    ·7/10
    Kitabın içinde kitap okuduğumuz güzel bir eserdi. Samimi bir dille yazıldığı için benim okudukça okuyasım geldi. Sonunu da çok merak ediyordum. Beni fazlasıyla yaralayan ve tahmin etmediğim bir şekilde bitti. Beni rahatsız eden tek şey Esin'in aşk uğruna her şeyden vazgeçmesi oldu. Kendi benliğinden bile... Bilmiyorum, acaba ben her defasında aynı kişiden yara aldığım hâlde aşkımın peşinden gider miydim? Siz gider misiniz? Ailenize dâhi sırt çevirir misiniz? Defalarca affedebilir misiniz? Esin bunu başaran bir kızımızdı. Takdir ettim doğrusu Tavsiye ederim.
    -Nursena
  • 464 syf.
    ·3 günde·Puan vermedi
    Kitabın sonunu ve kızın böyle olmasının sebebinin ne olduğunu en başından beri çok merak ediyordum ve içimde bir yerlerde hep kızın gerçekten psikolojik sorunları olduğunu ve her şeyi kendi kafasında uydurmuş bir şekilde hayal etmiştim. Son kitap ne kadar yanıldığımı kanıtlamış oldu. Aslında fantastik kurguları bayılırım ama bu kitapta pek sevemedim. Her şey kızın hayalinde gerçekleşmiş olsa daha çok hoşuma giderdi belki bilmiyorum. Ama kitaptaki o tatlı aşk çok güzeldi. Keşke okulun popüler çocuğu yeni kıza aşık olur klişesi olmasaydı.
  • 416 syf.
    ·5 günde·Puan vermedi
    “Eğer insan, gökten gelecek bir işaretle, kendi kendinin üstüne sıçramağa muvaffak olsaydı, o emir şöyle bir şey olurdu: Arş, kendini aş!” diyor Peyami Safa.

    Ve ekliyor:
    “Bu yıkılışın sırrını bul, kendini çöz, içini ayıkla, şuurundan utanan ve ruhunun izbelerinde kaçacak delik arayan suçlu hislerini yakala, getir.''

    Bütün roman boyunca da bu fikri bize yerleştirmek için elinden geleni yapıyor. Böyle bir roman hangi ruh halindeyken yazılır ve nasıl tecrübe gerektirir, insan düşünmeden edemiyor.

    Açıkçası lisedeki olgunluktan uzak okuma serüvenimden edindiğim eksik tecrübelerle, Peyami Safa eserlerinin sıkıcı ve boğucu olduğu önyargısı vardı hep zihnimde. Ona haksızlık ettiğim ve kendisini bu kadar geç idrak ettiğim için utandığımı söylemeliyim. Ama bir taraftan da her kitabın bir zamanı olduğuna inanmıyor değilim.

    Yalnızız; dönemin içinde bulunduğu kaosu, buhranı ve dönem insanının zavallılığını gözler önüne sererken, isabetli psikolojik tahlillerle okuyucusunu mest eden güzel bir roman. Başarılı tahlillerin yanında, sonlara doğru polisiye romanları aratmayacak hareketliliğe de sahip bir eser. Sürükleyici bir film izliyor gibi bir solukta okunuyor 416 sayfa.

    Romanı; toplumun ahlak kurallarının kabullenemeyeceği korkunç bir şüphe ile başlatan yazar, daha ilk sayfalardan kitaba karşı merak uyandırıyor. Ancak esas olay örgüsü, birbirine giderek yabancılaşan ve sonunda kalabalıklar içinde yalnız kalan bireyler üzerine kurulu. Aynı ev içinde yaşayan dört farklı karakterin yaşamlarından kesitler sunuyor bize yazar. Ruhsal ve psikolojik tahlillerle somutlaştırdığı karakterlerin, toplumsal hayattaki yaşamlarını gözler önüne seriyor. Besim, Mefaret ve Renginaz üzerinden komik ve neşeli diyaloglarla da karşılaştırıyor bizi. Samim karakterinin gözünden insanları tanıma sanatını da öğretiyor. Bu karakterin kurduğu Simeranya adlı düşsel bir ülkeye götürüyor. Mutlu insanların yaşadığı, bedenlerin ve zihinlerin köleleştirilemediği bir ülke olan Simeranya’ya. Samim’in yaşadığı dönemin karmaşaları, çarpıklığı ve yalanlarından kaçmak için kullandığı hayali bir sığınaktır burası aynı zamanda. Peyami Safa’nın Samim üzerinden bireysel ve toplumsal sorunlara getirdiği çözümleri; eğitimde, ekonomide getirdiği yeni fikirleri öğretmek için kurduğu bir ütopya.

    İnsan denilen sosyal mahlukun, büyük kalabalıklar ortasında kendi iç dünyasında şifasız bir yalnızlığa mahkum olduğunu söylüyor Peyami Safa. Hepimiz yalnızız diyor. Ve aslında yalnızlığa itilişimizi romanlaştırıyor. Romandaki karakterleri de çeşitli sebeplerle yalnızlığa itilmiş radikal insanlardan seçiyor. Samim, Besim, Selmin, Meral, Ferhunde, Necile, Renginaz Kalfa.. Her biri çeşitli sebeplerle yalnızlık kurbanı insanlar. Yazar bu karakterlerin iç çekişmeleriyle, insanın varoluşsal gerçekliğini ve çelişkilerini gözler önüne seriyor. Materyalizm kıskacından kurtulmaya ve kaybettiğimiz ruhu bulmaya çağırıyor bizleri. Çağımız insanının problemlerinin temelinde materyalizmin yattığını ve tek çözümün Allah'ı bilmek olduğu tezini işliyor.
    Doğu-batı, ruh-beden gibi ikilemler üzerinde duruyor.

    Kitap, Ötüken Yayınları tarafından sadeleştirmeden yayınlanmış. Bu sebeple sahip olduğu estetik dil korunmuş. Eğer eski üsluptan hoşlanıyorsanız bütün kitabı, anlamanızı hiç de zorlaştırmayan tatlı bir sarhoşluk içinde okuyorsunuz. Ayrıca isabetli psikolojik tahliller, fark edilmeden yapılan hareketlere yüklenen derin anlamlar, karakterlerin kuruntularıyla olan mücadeleleri, zaman zaman hepimizin içinden geçirdiği bazı düşünceler ve o dönemden bu yana halen geçerliliğini koruyan bazı tespitler muazzam şekilde dile getiriliyor.

    Peyami Safa, psikoloji eğitimi almadığı halde insan ruhunu okuyabilen bir yazar. 13 yaşında okulu bırakıp iş hayatına atılmış bir insan. Ancak buna rağmen kendisini çok iyi yetiştirmiş. Dönemi analiz ederken çağın felsefi, psikolojik, tarihi birikimlerini çok iyi anlamış ve bizlere aktarabilmiş. Oldukça başarılı bir edebiyatçı olmasının yanısıra sosyolojik ve psikolojik tahlilleriyle de hayranlık uyandırıyor. İnsan olmanın erdemleri, aşk, yalan ve değerler üzerine ince ince dokunuyor. Döneminden çok çok ileride yaşayan bir insan olduğunu düşündürüyor.

    Geç tanıştığım bu eser benim için Türk Edebiyatının en başarılı romanlar arasında. İkinci defa okunacaklar listemdeki yerini ise çoktan aldı. Anlayarak Peyami Safa okumak için doğru bir başlangıç mı bilmiyorum, ancak ben diğer kitapları için de müthiş bir merak duyduğumu söyleyebilirim. Halen benim gibi okumamışlar varsa, mutlaka tavsiye ederim. Kendinizden ve etrafınızdan bir şeyler bulacağınıza eminim. Keyifli okumalar dilerim.
  • 160 syf.
    ·7 günde·Beğendi·Puan vermedi
    Nasıl oluyor da yaklaşık 250 sene önce yazılmış olan bu kitap günümüz insanlarında var olan sorunları gözler önüne serebiliyor. Wertherle öyle bir bütünleştirdim ki kendimi çoğu zaman bildiğim mekanlarda sanki Werther benmişim gibi düşledim.
    Werther'in şikayet ettiği şeylerden hemen hemen hepimiz şikayet etmişizdir (en azından sorgulama yetisi olan herkes). İnsanların zoraki yapmacıklıkları, sınıf ayrımları içinde mecburi saygı safsataları ve iyilerin çoğu zaman arka plana atıldığı gerçeği...
    Bunalımlarla dolu bir hayat, aşık bir adam. Belki de aşkının yüceliği kavuşulamayacağına olan bilinçten kaynaklanıyor. Eğer aşık kavuşsaydı adı aşk olur muydu hiç?
  • 320 syf.
    ·3/10
    Herkese Merhaba Nasılsınız Bakalım Canım Okurlarım Bu gün size okuduğum polisiye bir romanı anlatacağım. Kitap ne yazık ki beni etkilemeyi başaramadı. Dili ve kurgusu okuduğum kitaplara göre zayıftı. Bu durumun yazarın ilk kitabı olmasından kaynaklı olduğunu ve diğer kitaplarında kaleminin gelişeceğini düşünüyorum. Bunun yanında tarihler arası geçişler ve kurulan bağlantı başarılıydı. Kitap bir bahçede yıllar önce parçalanıp gömülmüş bir ceset bulunmasıyla başlıyor. Acaba bu cinayetin arkasındaki sır perdesi ne?
    Gelelim konusuna;
    "Kuzey yakışıklı ve başarılı bir edebiyat öğretmenidir. Bir gün arkadaşları ile gittiği kafede yan masada oturan Aslım'ın dikkatini çekiyor. Aslım teknolojinin faydalarından yararlanarak Kuzey'i bulur. Kısa bir süre sonra ilişkileri başlar. Herşey iyi giderken Kuzey'in meslektaşı ve aynı zamanda Kuzey'e aşık olan Miraç'ın ortadan kaybolmasıyla olaylar başlar. Yıllar önce sevgilisi tarafından terk edildiği için cinnet geçirip hastaneye yatırılan karakter ile şimdiki karakterlerin bağlantısı ne? Takıntılı bir aşık kaybetme korkusuyla karşı karşıya kaldığında neler yapabilir? Aşk her zaman masum mudur? Devamı kitapta keyifli okumalar dilerim."