Ne zaman öfke patlamaları yaşasa, yumrukları ve tekmeleriyle beni dövse, yapabileceğim hiçbir şey olmuyordu. Benzer şekilde, zorla çalıştırılmaya, odaya kilitlenmeye, aç bırakılmaya ya da temizlik yaparken duyduğum aşağılanmalara karşı da acizdim. Böylesi bir zulüm içinde yaşadığım çerçeveyi oluşturuyordu işte; dünyamın bütüncül bir parçasıydı. Bununla başa çıkmamın tek yolu, çizgiyi aştığı için beni kaçıran adamı affetmekti. Beni kaçırdığı için onu affetmiştim, beni dövdüğü ve bana işkence ettiği her seferi affetmiştim. Bu tarz bir bağışlayıcılık, beni yaşadıklarım üzerinde güç sahibi yaptı ve bununla yasamamı mümkün kıldı. Daha ilk baştan içgüdüsel olarak bu tavrı takınmasaydım, muhtemelen öfke ve nefretle kendimi perişan ederdim - ya da her gün maruz kaldığım aşağılanmalar beni parçalardı. Eğer yaşananları affetmeseydim yok olur giderdim; böylece kimliğimden, geçmişimden ve adımdan vazgeçmekten daha beter sonuçlar olurdu. Onu affederek yaptığı her türlü şeyden kendimi uzaklaştırdım. Hareketleri artık beni küçültemezdi ya da yıkamazdı; ne de olsa hepsini affetmiştim. Bütün hepsi onun yaptığı kötülüklerdi ve kendisine geri dönecekti, bana değil.