• Yeni yeni büyümeye başlamış bir ülke, Kanada ve bu büyüme yolunda kesişen acı dolu hayatlar. Kimliksiz, geçmişsiz, yalnız işçiler, oyuncular, milyonerler... Ondaatje'nin okuduğum ilk kitabı. Bir anlık hislere, bir anlık hareketlere böylesine sayfalar dolusu anlamlar yüklemek çok zor olsa gerek yazar için, okuyucu için çok keyifli olsa da. Umut dolu bir depresyon gibiydi. Tavsiye ederim.
  • --Senin kırmızı bir köpeğin var mı, diye sormuştu Caravaggio'ya birkaç gün sonra.
    --Evet; Russet, diye yanıt vermişti Caravaggio fısıldayarak.
    --Sen hırsızsın, değil mi?
    --En iyisi. Zaten -gördüğün gibi- bunun için buradayım ya.
    --Kuşkusuz biri neden olmuştur buna.
    --Evet. O kırmızı köpek.
    Michael Ondaatje
    Sayfa 231 - Can Yayınları _ 2003
  • Perdenin ardındaki zifiri karanlığa daldı Patrick. Feneri yakınca gördüğü ilk şey, boşlukta sallanan ayaklar oldu. Fenerin ışığını simli giysinin eteğinden yukarıya doğru kaydırdı. Tahta tutamağı ve ipleri bir su borusuna bağlanmış bir kral asılı duruyor havada. Tüm kuklalar birkaç su borusuna bağlanmış, havada sallanıyorlar. Feneri nereye döndürse, artık kuklaya değil dinlenen insanlarınkine benzeyen kollara ve yüzlere değiyor ışığı. Bir tıp oyununda donup kalmışlar sanki. Kral ve suspus olmuş maiyeti. Bir Uzakdoğu geleneği. Moğol Kralı Akbar ne zaman gongunu çaldırsa, kralın maiyeti -o sırada ne yapıyor olurlarsa olsunlar- oldukları yerde donar kalırlarmış. Kralın kaprisi işte. Herkes heykel gibi dururken, o da aralarında dolaşır, giysilerini ve ne yapmakta olduklarını filan yakından incelermiş. Kılı oynayanın kafası uçurulurmuş. Mutfaklara, cephaneliklere, birbirlerine dokunmak üzereyken donup kalmış aşıkların seviştiği yatak odalarına girer çıkar, sofranın üstünde soğuyup giden yemeklere bazen aç aç bazen de bezgin bezgin bakan heykelleşmiş maiyetinin oturduğu masaların çevresinde dolanır, yalnızca şahinlerin tüneklerinde huysuzlanıp silkindikleri şahinciler koğuşuna bile uğrarmış.
    Michael Ondaatje
    Sayfa 147 - Can Yayınları _ 2003
  • --Köpek tıraş ederken babama nasıl yardım ettiğimi hiç anlatmış mıydım sana, diyerek gülüyor Clara. Gerçek bir öykü bu. Babam avlanmayı çok severdi. Dört tane av köpeği vardı. İsmi yoktu köpeklerin. Hep ortadan kayboldukları için onlara numara vermiştik. Yaz gelince avcılar birbirlerinden köpek çalarlar. Köpeklerinin çalınacağı korkusu, babamı çok rahatsız ederdi. Onun için kalkar, Paris'teki en beceriksiz berbere gider, köpekleri tıraş ettirirdik .Pek de müşterisi olmamasına karşın gene de kendini aşağılanmış hissederdi adam. Berber koltuğuna oturur, adam köpekleri kırkarken onları kucağımda tutardım. Sonra da sıçana dönmüş tüysüz köpeklerimizle eve dönerdik. Babam koyun kırkma makinesini alıp köpeklerin sırtını sıfır numaraya vururdu. Köpekleri hortumla bir güzel yıkar, güneşte kurumaya bırakırdık sonra da. Öğle yemeğinden sonra babam ağaç boyasıyla köpeklerin sırtına DICKENS 1, DICKENS 2, DICKENS 3 diye yazardı düzgün harflerle. Son köpeğin sırtına numarayı benim yazmama izin verirdi. Boya kuruyana dek köpeklerin başında beklerdik. DICKENS 4'ü ben yazardım. Ne keyifli günlerdi onlar! Tüm günü neler olduklarını pek anımsamadığım şeylerden söz ederek geçirirdik. Bitkilerden söz ederdik. Şarabın nasıl bir tadı olduğundan filan. Babam bebeklerin nasıl olduğunu da dosdoğru anlatmıştı bana. Bir karpuz çekirdeği alıp iki dilim ekmeğin arasına koymak ve bol bol su içmek gerektiğini sanırdım ben oysa. Annemle babamın yalnız başlarınayken tıpkı bizim gibi konuştuklarını sanırdım. Tüyü kalmamış, sıskalaşmış, başlarına ne geldiğini bir türlü anlayamamış, şaşkınlıktan ne halt edeceklerini bilemeyen köpeklerimizle de konuşurduk uzun uzun. Bazen dört çocuk doğurmuş gibi hissederdim kendimi. Çok hoş zamanlardı, çok. Derken ben tam on beşime basmışken babam kalp krizi geçirip ölüverdi. Allah kahretsin!
    Michael Ondaatje
    Sayfa 92 - Can Yayınları _ 2003
  • Şimdiye kadar hiç kimsenin erişemediği bir duvar vardı içinde. Bu duvarın, Patrick'in kişiliğini deforme etmiş olduğunu varsayan Clara'nın bile. Yıllar ve yıllarca önce yuttuğu, bir türlü söküp atamadığı için hala içinde taşıdığı, birlikte büyüdükleri ufacık bir taş. Onu saklamasının gereği her neyse, yıllarca önce ortadan kalkmıştı büyük olasılıkla... Patrick ve onun o önemsiz, ufacık taşı. Yaşamının ters bir döneminde girmiş benliğine. O zamanlar minicik bir korku kıvılcımıymış herhalde. Yedi -ya da yirmi- yaşındayken başını çevirip yol kenarına tükürerek onu içinden söküp atabilir, ilk köşe başında unutabilir ve yoluna devam edebilirmiş bal gibi.
    İnsanlar böyle yapılanırlar işte.
    Michael Ondaatje
    Sayfa 90 - Can Yayınları _ 2003