Okuması bu kadar zor olan bir kitabı yazmak, tüm bu veriler için çalışmalar, röportajlar yapmak nasıl zordur kim bilir... Peki bunlar bu kadar zorsa ya o acıları yaşamak!..
Öyle satırlar var ki tüyleriniz diken diken oluyor. Ve onların gerçekten olduğunu, yaşandığını bilmek büyük bir acıya vesile... Sık sık yarım bırakıyor, uzaklaşıyorsunuz. Ama bir şeyin çözümünü bulmanın ilk yolu onu kabul etmek ve ona karşı savaşmak. Bir şekilde gün yüzüne çıkmalı bu çalışmalar.
"Çocuklar ölüyor üstat. İnsanlar ise her şeyi meşrulaştırıyor. Yoruldum..." Mağdur bir çocuğun veda mektubu. Ne acılar var. Dile bile ağır gelen, taşıması hayli zor acılar. Küçücük yüreklerin taşımak zorunda kaldığı acılar... "Biliyor musun, aslında her şeyden çok yoruldum. Bunu söylemekten de yoruldum." (s. 24) Sırf bazıları tatmin oluyor diye insanların çekmek zorunda kaldığı acılar!
“Ben şimdi kime güveneceğim?” (s. 233)
Bir çocuk düşünün. Hayatla henüz tanışmadan ilk darbeyi anne babasından yemiş. Elini tutması gerekenler ile ona çelme takanlar aynı kişiler. Şimdi hayat boyu kime güvenecek bu çocuk? Kime annem, babam, abim diyecek!
"Hâkim Bey, bahçenize diktiğiniz ağacın ilk meyvesini başkasına verir misiniz?" (s. 31)
Kızına tecavüz eden bir babanın sözleri bunlar! Şimdi hangi iğrençliğe yanalım biz! Yapılana mı, ifade şekline mi, rahatlığa mı! Tam o anda kopmayan kıyamet ne zaman kopacak! Tam o anda durmayan kalpler ne zaman duracak!
"Keşke acılar da, suçlar ve cezalar gibi zamanaşımına uğrasaydı." (s. 265)
Hiçbir acıyı aşamıyor zaman. Eskitiyor yalnızca. Ve antika eşyalar gibi eskidikçe daha çok değer kazanıp daha çok can yakıyor acılar. Acının zaman aşımı yok. Can aşımı var. Bir eşiği geçince dayanamıyorsun artık. Ya hissizleşiyor ya çürüyorsun. Her ikisi de hayatın sonu oluyor aslında. Nefes