Her ne kadar dünya edebiyatına eklemlenebilmek adına kendi dilinden ve hikaye çeşitliliğinden vazgeçtiğini düşünsem de hala (en azından eleştirebilmek adına) alıp okuyorum kitaplarını Elif Şafak’ın.
Son dönem kitaplarında kadın anlatıcı etrafında kadınların Türkiye’de ve Türkiye gibi periferi ülkelerinde yaşadıkları sıkıntıları kaleme alıyor. Dünya okurunun ve edebiyat kanonunun kendisinden beklediği kitaplar da hikayeler de bu yönde oluyor anladığım kadarıyla. Kadınlar ve dezavantajlı gruba dahil olanlar için baskıcı rejim, baskıcı toplum ve boğucu kültür.
İngilizce yazmasından kaynaklı olduğunu düşünüyorum ki dil konusunda herhangi bir yenilik ya da yeni bir dil arayışı çabalarına hiç girmemiş yazar. Bir çırpıda soluk soluğa okunabilen bir kitap kaleme almış.
Ada isimli genç bir kızın Kıbrıslı Türk annesi ve Kıbrıslı Rum babasının hikayesi etrafında Kıbrıs savaşına ve yerel halkın yaşadığı barışçıl günlerin ellerinden nasıl alındığına değinmiş yazar. İngiltere’de yaşayan Ada, kendisine verilen ödev sayesinde ailesinin bilhassa annesinin geçmişine dair boşlukları bir bir tamamlıyor.
Son dönemde çıkardığı çoğu kitabı gibi ortalama bulduğum bir kitap oldu. Reading slump döneminde olan ya da hızlı okunan ve de çok fazla kafa yormayacak bir hikaye arayışında olanlar okuyabilir.
‘’S’agapo'’ diye Rumca mırıldanırdı, Chico, seni seviyorum; Yiorgos’un Yusuf’a böyle fısıldadığını duymuştu. Daha sonra, işin aslını anlayıp hiç kimsenin gelmeyeceğini fark edince berelenmiş etinden bir tüy daha koparıp öğrendiği Türkçe bir kelimeyi tekrar eder oldu kendi kendine: ‘’Ağlama.’’