• Kendini yığın hâline getiren bir millet payidar olamaz. Tek kaygısı para olan bir yığın yaşayamaz. Düşünceyi küçümsüyoruz. Kitaba harcadığımız parayı, atlar için harcadığımızla kıyaslarsak, yerin dibine girmemiz gerekmez mi? Kitap sevene, kitap delisi diyoruz. Kimseye at delisi dediğimiz yok. Kitap yüzünden sefalete düşen görülmemiş. At uğrunda iflas eden edene.
  • (İbn Ziyad)Hüseyin öldürüldükten sonra atlılara emret onların göğüsleri ve sırtları üzerinden geçsinler, cesetlerini atlar çiğnesin.
  • Bir kadın ilk defa olarak adımı taşımaya razı oluyordu. Bir kurtuluştu bu, paryalıktan kurtuluş, cehennemden kurtuluş. Ve bilmediğimiz ülkelere yelken açan bir gemiye atlar gibi elele hayata atladık. Ben seni tanıdıktan sonra yaşamaya başladım. Korkuyorum. Bunları söylemekten korkuyorum. Yirmi iki sene gelişen, kökleşen bir sevgi bu.
    Bir sevgi ve bir hayranlık. Hayat, hayatımız daima güzel miydi? Hayır. Ama mevsimleri vardı, mevsimleri var. Vatanımsın benim. Kokladığım havasın, içtiğim su. Ben şımarık ve yaramaz bir çocuk oldum zaman zaman. Sen hep aynı kalmasını bildin.
  • Ihlamurlar Çiçek Açtığı Zaman

    Dilimde sabah keyfiyle yeni bir umut türküsü
    Kar yağmış dağlara, bozulmamış ütüsü
    Rahvan atlar gibi ırgalanan gökyüzü
    Gözlerimi kamaştırsa da geleceğim sana
    Şimdilik bağlayıcı bir takvim sorma bana
    -Ihlamurlar çiçek açtığı zaman.

    Ay, şafağa yakın bir mum gibi erimeden
    Dağlar çivilendikleri yerde çürümeden
    Bebekler hayta hayta yürümeden
    Geleceğim diyorum, geleceğim sana
    Ne olur kesin bir takvim sorma bana
    -Ihlamurlar çiçek açtığı zaman.

    Beklesen de olur, beklemesen de
    Ben bir gök kuruşum sırmalı kesende
    Gecesi uzun süren karlar-buzlar ülkesinde
    Hangi ses yürekten çağırır beni sana
    Geleceğim diyorum, takvim sorma bana
    -Ihlamur çiçek açtığı zaman.

    Bu şiir böyle doğarken dost elin elimdeydi
    Sen bir zümrüd-ü ankaydın, elim tüylerine deydi
    Sevda duvarını aştım, sendeki bu tılsım neydi?
    Başka bir gezegende de olsan dönüşüm hep sana
    Kesin bir gün belirtemem, n`olur takvim sorma bana
    -Ihlamurlar çiçek açtığı zaman.

    Eski dikişler sökülür de kanama başlarsa yeniden
    Yaralarıma en acı tütünleri basacağım ben
    Yeter ki bir çağır beni çiçeklendiğin yerden
    Gemileri yaksalar da geleceğim sana
    On iki ayın birisinde, kesin takvim sorma bana
    -Ihlamur çiçek açtığı zaman.

    Bak işte, notalar karıştı, ezgiler muhalif
    Hava kurşun gibi ağır, yağmursa arsız
    Ey benim alfabemdeki kadîm Elif
    Ne güzellik, ne de tat var baharsız
    Güzellikleri yaşamak için geleceğim sana
    Geleceğim diyorum, biraz mühlet tanı bana
    -Ihlamurlar çiçek açtığı zaman.

    Ihlamurlar çiçek açtığı zaman
    Ben güneş gibi gireceğim her dar kapıdan
    Kimseye uğramam ben sana uğramadan
    Kavlime sâdıkım, sâdıkım sana
    Takvim sorup hudut çizdirme bana
    Ben sana çiçeklerle geleceğim
    -Ihlamurlar çiçek açtığı zaman.
  • Gel Zoya

    Gel Zoya, açıkça konuşalım seninle
    Yollarımız ayrılacak nerdeyse;
    Farklı yollara uzamasın yollar bir,
    İnan, sonun başlangıcı geldi demektir.

    Anımsar mısın Dubna’yı, ak kundaklar içinde,
    Anımsar mısın, hani piyano çalıyordun sen
    Anımsar mısın, birden başını çevirmiştin klavyeden
    Nasıl da bomboştu, yüzün, ne denli beyaz
    Bir şey öylesine yitmişti ki yüzünde
    Bir şey, artık kimseler yerine koyamaz.

    Çok şeyler gördüm geçirdim: yağmurlar, gökkuşakları
    Ufuklar kararırdı geçerken adım
    Ve dostlar bana ihanetten nasıl da zevk alırdı
    Ben bile bıkmış usanmıştım kendimden
    Ama tüm bunlara karşın sen hep sen kaldın.

    Anımsar mısın son şiir okuyuşunu, elveda der gibi?
    Aşağılar, bağırırken onlar, sendin koşup gelen yanıma;
    Eğer varsam bugün, ne derlerse desinler bana,
    Gönül borcum da sensin, yüzkaram da

    Acılar bir yalaz gibi sardığında gövdemi,
    Bir suya atlar gibi daldım Riga’ya,
    Dibindeyken suyun, soluğunla yaşattın beni,
    İnce bir başak sapından, sapsarı, saçların gibi.

    Kilometreler ayıramaz insanı, inan,
    Birleştirir telefon telleri gibi;
    Ama milimetrelerse ayıran,
    Bağışlanmaz bir yazgıdır bu, beterin beteri.

    Gerçekse acıların yakınlaştırdığı bizi,
    İstemem kurtulmayı onlardan;
    Ve diyelim ki sensin, ben değil
    Dertlerin gerçekte izlediği.

    Kendileri güvende değil ki bizi kurtaranların;
    Ne çileler, ne üzünçler umurumda,
    Bil ki tek düşüncem, yarın
    Koruyabilmek seni kendimden fazla.

    Sen misin değişen,
    Yoksa ben mi?
    Bütün geçmişimizden, geçmiş yıllardan,
    Bir zamanlar biz olan o insan gölgeleri
    Hüzünle el sallamaktalar bize şimdi.

    Andrey Voznesenski
  • Şef Seattle, Paleolitik ahlakın son sözcülerinden biriydi. 1852 civarında ABD hükümeti ABD'nin yeni gelen halkı için kabilelerinden toprak satın almak isteğini belirtmişti. Şef Seattle'ın cevap mektubu harikuladeydi. Onun mektubu, gerçekten de tüm bu sayı mızın ahlakını ifade ediyor. "Washington'daki Başkan bize toprağımızı almak istediğim dair kelamını gönderiyor. Ama gökyüzünü nasıl alır ya da satarsınız? Toprağı? Bu fikir bize yabancı. Eğer havanın ferahlığının ve suyun ışıltısının sahibi biz değilsek onları nasıl satın alabilirsiniz? "Bu toprağın her parçası benim halkım için kutsaldır. Her parlayan çam iğnesi, her kumlu sahil, karanlık ormanların sisi, her çayır, her vızıl-dayan böcek. Hepsi de halkımın belleğinde ve deneyimlerinde kutsaldır. "Ağaçların damarlarında dolaşan özsuyu, kendi damarlarımızda dolaşan kan gibi biliriz. Biz dünyanın parçasıyız ve o da bizim parçamız. Koku saçan çiçekler kız kardeşlerimiz. Ayı, geyik ve büyük kartal erkek kardeşlerimiz. Taşlı doruklar, çayırlardaki sular, midillinin bedeninin ısısı ve insan hepsi de aynı ailedendir. "Nehirlerde parıldayarak akan su ve ırmaklar yalnızca su değil, atalarımızın kanıdır. Eğer size toprağımızı satarsak, onun kutsal olduğunu hatırlamalısınız. Göllerin berrak sularındaki her yansıma, halkımın hayatındaki olayları ve hatıraları anlatır. Suyun mırıltısı, babamın babasının sesidir. "Nehirler kardeşimizdir. Susuzluğumuzu onlar giderir. Kanolarımızı onlar taşır ve çocuklarımızı onlar doyurur. Bu yüzden kardeşinize göstereceğiniz nezaketi nehirlere de göstermeniz gerekir. "Eğer size toprağımızı satarsak, havanın bizim için kıymetli olduğunu, ruhunu hayat verdiği tüm canlılarla paylaştığını hatırlayın. Büyükbabamıza ilk soluğunu veren rüzgar onun son nefesini de almıştır. Rüzgar çocuklarımıza da hayat ruhunu verir. Eğer size toprağımızı satarsak, insanın gidip çayır çiçeklerinin tatlandırdığı rüzgarı tadabileceği bir yer olarak onu ayrı ve kutsal tutmalısınız. "çocuklarınıza bizim kendi çocuklarımıza öğrettiğimizi öğreterek misiniz? Toprağın anamız olduğunu öğreterek misiniz? Toprağın başına ne gelirse toprağın çocuklarının hepsinin başına da o gelir. "Biz şunu biliriz: Toprak insana ait değildir, insan toprağa aittir. Her şey, hepimizi birleştiren kan gibi bağlantılıdır. Hayat ağını insan örmemiştir, o yalnızca onun içinde bir tutam ipliktir. Ağa her ne yapıyorsa kendisine de onu yapar. "Bildiğimiz bir şey daha: Bizim tanrımız sizin de tanrınızdır. Dünya onun için kıymetlidir ve dünyaya zarar vermek, onun yaratıcısına hakarettir. "Sizin kaderiniz bizim için bir gizem. Tüm bufalolar ölünce ne olacak? Tüm vahşi atlar evcilleştirilince ne olacak? Ormanın gizli köşeleri pek çok adamın kokusu ile dolu olduğunda ve olgunlaşmış tepelerin görüntüsü konuşan tellerden lekelerle kaplandığında ne olacak? Çalılıklar nerede olacak? Olmayacak! Kartal nerede olacak? Olmayacak! Hızlı midilliye ve avlanmaya elveda demek nedir? Yaşamın sona ermesi ve sağ kalmanın başlangıcıdır. "Kızılderililerin sonuncusu kırlarıyla birlikte yok olduğunda ve onun anıları yalnızca çayırın üzerinde dolaşan bir bulut olduğunda, bu kıyılar ve ormanlar hâlâ burada olacak mı? Hiç benim halkımdan kalan ruh olacak mı? "Biz bu toprağı yeni doğan bebeğin annesinin kalp arışını sevdiği gibi seviyoruz. Bu yüzden eğer size toprağımızı satarsak, onu bizim sevdiğimiz gibi sevip. Ona bizim baktığımız gibi bakın. Toprağın anısını onu aldığınızdaki gibi belleğinizde saklayın. Toprağı tüm çocuklar için koruyun, tıpkı Tanrı'nın hepimizi sevdiği gibi. "Biz nasıl toprağın parçasıysak, siz de parçasısınız. Bu toprak bizim için kıymetli. Sizin için de kıymetli. Şunu biliyoruz: Tek bir Tanrı var. İster Kızılderili olsun ister Beyazderili, hiçbir insan birbirinden ayrı olamaz. Sonuçta hepimiz kardeşin."
  • Osmanlı akıncılığının temeli Osman Gazi zamanında Köse Mihal tarafından atılmıştır. Akıncı Ocağı'nın gelişimi ise Evrenos Bey tarafından sağlanmıştır.
    Akıncıların olmazsa olmazı atlarıdır. Talimlerini at üstünde yapar, alevli fıçılar üzerinden atlar, dörtnala giderken her tone seri bir şekilde ok atabilirlerdi. Nehirlerde at ile beraber yüzmek, attan ata atlamak ve kendilerine atılan onlardan sağa, sola ve alta sarkarak korunmak akıncıların meziyetlerindendir.
    Arap atı tercih ederlerdi.
    Silahları; ok, yay, kılıç, kalkan, pala ve atların eter kayışlarına asılan topuzlardan ibarettir. Sonraki dönemlerde tüfek de kullanmışlardır.
    Başlarına kürt derisinden kızıl börk takar, deri cepken, yelek ve şalvar giyerlerdi. Rütbelileri leopar derisinden giyinir, sırtlarına kartal kanadı takarlardı.
    Yiyecekleri de hafif olup; pirinç, kavurma ve koyun pastırmasından ibarettir.
    Akıncıların kışlaları yoktur. Devletten maaş almaz, silah ve teçhizatlarını kendileri sağlardı. Buna karşılık vergilerden muhaftırlar.
    Düzenli ordu içerisinde bulunmayıp sınıra yakın konaklarlar ve emir geldiği anda harekete geçerlerdi.
    Bir akıncı hareketinin akın olabilmesi için akıncı beyinin katılımı şarttı. Yaz ve bahar mevsimlerinde savaşır, kışın bir zorunluluk olmadıkça aileleri ile kalırlar ve savaş eğitimi yaparlardı.
    Akıncılar istihbarat işlerinde de kullanılıdı. Bunun için birkaç Avrupa dilini de iyi bilirlerdi.
    Mihaloğulları, Evrenosoğulları, Malkoçoğulları, Turhanoğulları en meşhurlarıdır.
    Akıncı adı 19.yüzyılda resmen ortadan kalkmıştır.