Her biri hayatta kendi numaralarını icra ediyor; sahnede kimi daha kısa, kimi daha uzun kalıyor ama nihayetinde her insan, benzer bir tatminsizlik ve tamamlanmamışlık duygusuyla arka kapıdan usulca çıkıp gidiyordu.
Kambur, kendiliğinde yaşayan bir kimsenin dünyayı tanımama hikayesi. Çocukluğundan itibaren ona verilen etiketler yüzünden kaybolmuş ve yolu kendi içine doğru bulmuş. Hayatta görülmedikçe varlığını görmek için daha çok çırpınmış. Zamanla bütün bakış açısı kendiliği ile dolduğundan dünyayı yalnızca benliğinden yola çıkarak anlatabiliyor. Ablasının insanlar tarafından nasıl etiketlendiğini ve hayatının ne hale geldiğini anlatmasının ardından aslında bir ablası olmadığını söyleyerek kendisini anlattığını itiraf ediyor. Bütün hayatını zihninde yaşamaya mahkum biri olarak insanın içindeki en derin karanlıklara gömülüyor ve büyük bir farkındalıkla yaşamın kötü tarafını görmeyi tercih ediyor. Bu hem ona öğretilmiş bir bakış açısı hem de kendisinin görülmeme nedenini zihnine yalnızca dünyaya karşı kötü bir bakış açısı kullandığında açıklayabiliyor. Babasında, ablasında, karşı komşusunda hep kendisini anlatıyor. O, kendi cenaze haberini okuyacak kadar görünmez ve cenazesine çelenk sipariş edecek kadar yalnız birisi. Varlığını sırtına kambur yapmış bu kişi herkesin onu aynada gördüğü gibi kambur gördüğünü zannediyor. Oysaki tren istasyonunda onu garipsemeyen hatta ona dikkat etmeyen adamı unutamamasının nedeni bile gerçekte bir kamburunun olmadığını ona hatırlatması. O, ruhundaki müziği bir kontrbas eşliğinde çalmaya cesaret edecek bir çocukken engellenmesi dolayısıyla içinde ruhunun müziği çalıyor diye kontrbası bıçaklayacak kadar yaşamı hakkında her şeyi anlamış biri. Kambur, dünya hakkında hiçbir fikri olmamasına rağmen kendi içinde kurduğu dünyayı dışa vurabilecek kadar cesaretli ve artık değişmeyeceğini kabullenecek kadar kaybolmuş durumda olan birini anlatıyor.