Ankara'da ayaz sokakları dolaşırken otobüs durağında bir adamın titrediğini gördüğümüzde onun üşüdüğü için böyle davrandığını düşünürüz. Halbuki aslında olan şey, o adamın üşüdüğü için değil, "ısınmak istediği" için titriyor olmasıdır. Benzer bir örneği bazı hayvanların kendilerini tehlikede hissettikleri zaman tüylerini dikleştirerek ya da dişlerini göstererek olduklarından daha büyük ve tehlikeli olduğu imajını vermeye çalışmalarında bulabiliriz. İşte bu ısınma ve üşüme örneğinde gördüğümüz gibi, ölüm korkumuz ve yaşama isteğimiz bir madalyonun iki farklı yüzünü oluştururlar.
Schopenhauer bu kitabında ölüm korkumuzun mantıkla açıklanabilen bir şey olmadığını söylüyor. Çünkü gerçekten -mantıken- ölümden, zihnimizin iflasından korkuyor olsaydık her gece uyumak için yatağa girmemiz korkunç bir deneyim olurdu bizim için, hatta biraz abartırsak tabuta girmeyi çağrıştıran birkaç saniyelik tiyatral bir gösteri olurdu bu. Ama aslında tam tersi bir durum söz konusu. Her gece büyük bir keyifle uyuyor, uykuya dalırken bilincimizi memnuniyetle Gece Memuru'na sabah tekrar almak üzere teslim ediyor, hatta bazen sonsuza dek bu uykuda kalmak ve bize acılarımızı, sorumluluklarımızı hatırlatan bu bilinç kıymığından sonsuza dek kurtulmak istiyoruz. İşte görüldüğü ve Schopenhauer'in de belirttiği üzere, bizi korkutan şey zihnimizin yok olacak oluşu değil, bir fener işlevi gören zihin söndüğü zaman kör karanlıkta kalacak olan yaşama arzumuz/irademiz/istencimizdir.
Schopenhauer bu kitabı toplamda 3 önemli kişinin etkisinde yazmış olduğunu söylesem sanırım çok hata yapmış olmam: "Ben varsam ölüm yok, ölüm varsa ben yokum." diyen Epikuros, idealar dünyası ile tanıdığımız Platon ve elbette Schopenhauer'ı oldukça etkilemiş olan Buda. Platon'dan etkileniyor çünkü aslında bizler yaşama