"Fakat Ferdinand, kim sesleniyor? Vatan mı? Bir memur! Canı sıkılmış bir büro memuru yalnızca! Ayrıca devlet bile bir insanı cinayet işlemeye zorlayamaz, buna hakkı yok..."
"...Keşke karşı koyabilecek iradem olabilse – fakat insanın eline böyle bir yazı geçince iradesi uçup gidiyor, itaat etmek mecburiyetinde kalıyor. Tıpkı öğretmen seslendiğinde ayağa kalkıp titreyen bir okul çocuğu gibi."
Çalışırken birden kalkıyor, şapkasını kaptığı gibi evden çıkıyor, kendini tarlalara atıyor, hızla ve giderek daha hızla, bitkin düşünceye, dizleri titreyinceye, şakaklarındaki nabzı deli gibi atıncaya kadar koşuyor, sonunda kendini bilmediği yabancı bir yerde buluyordu.
İnsanın içine o kadar çok işlemiş ki mecburiyet hissi. Onu benliğinden ve varlığından soyutlandırıp bir boşluk içerisine bırakmış. "Ya onlar ya da ben" hem söyleyen hem de söylenen kişi için çok ağır bir söz. Söyleyen kişinin acısı ne kadar büyük olursa olsun söylenen kişi için durum çok daha vahim. İçindeki mecburiyetin birini öldürmeden asla huzura eremez. Bilakis Mecburiyet'te de benzer şeyler olmakta. Bunun yanında eşinin de ona olan bağlılığı ve özgürlük yolundaki mücadelesi bir yandan da insanın içini rahatlatıcı bir his doğuruyor. Çünkü biliyorsun ki eşi onun için ölene dek mücadele edip onu asla bırakmayacak. Onun tek isteği "onları" içinde öldürüp "onu" seçmesi. Hoş sonunda başarılı da oluyor.