Fakat dümeni bozuk bir kayık gibi her seferinde dönüp aynı yere gelmiştim. Bu benim kendim işte. Ben kendim hiçbir gere gidemem. Kendim orada durur, her zaman benim dönüp gelmemi bekler.
İnsanlar bunu umutsuzluk olarak mı adlandırmalı acaba?
Bilemiyordum. Belki de umutsuzluktur. Turgenyev olsa hayal kırıklığı derdi belki de. Dostoyevski olsa cehennem. Sommerset Maugham ise gerçeklik. Fakat kim ne şekilde adlandırırsa adlandırsın bu benim kendim.
Fakat bir kez daha yaşamımı yeni baştan yaşabilecek olsam bile, yine aynı tür bir yaşam sürecekmişim gibi bir his vardı içimde. Neden derseniz, o -her şeyi sürekli yitirmekten ibaret olan- yaşam, benim kendimden başka bir şey değil. Benim kendim olmaktan başka çarem yok. İnsanlar beni ne kadar terk ederse etsin, ben insanları ne kadar terk edersem edeyim, birçok güzel duygu ve mükemmel rüya yok olup gitse bile, ben kendimden başka bir şey olamam.
Bir sürü şeyi, insanları ve duyguları yitirdim bugüne kadar sanırım. Benim varlığımın sembolü paltonun cebinde hayati bir delik açılmış; hiçbir iğne ve iplik o deliği dikemez. O anlamda, birisi pencereden başını uzatıp bana "Yaşamın koca bir sıfır!" diye bağırsa, karşı çıkmak için bir dayanağım yok.