Ergenliğimde ailevi yemek saatlerinden kaçmaya çalışırken annemin yokluğumu kınadığını -neredeyse yokluğumdan ürktüğünü- hatırlıyorum. Bizim inanmamızı istediği bir şey vardı ve başka yere gidersek işin gerçeğini öğreniriz diye korkuyordu. Başka yerlerde de yemek yiyebileceğimizi, ailenin tek hayat kaynağının bu ağaç olmadığını öğrenmemizden korkuyordu belki. Onun sunduğu yemeği reddetmek onu reddetmekti; aslında onun karşılayabileceği tek ihtiyacımızın ya da sunabileceği tek şeyin yemek olduğunu düşünüyordu belki. Aile yemekleri onlara inancımızı kaybedinceye kadar sofulukları ve şaşmazlıklarıyla bir kurumdu; sonra annemden ibaret olduklarını anladık, ama annemin ihtiyacı karşıladığı mı yoksa ihtiyaç mı duyduğu belli değildi.
Aslında yoksulluğun esas sorunu zenginlikten ziyade sefalettir. Zenginlerdir yeterince zengin olmamaktan utananlar. Oysa yoksulların en büyük korkusudur sefalet, işte utanç tam da bu noktada tepelerinde gezinir, nihai bir tehdit gibi. Yoksulun saygınlığı, bir çabanın, ay sonunu getirme mücadelesine karşı kazanılmış bir zaferin ödülüdür. Zenginin ethosu gıpta ettirmekse, yoksulunki utandırmamaktır.
Fark edilmemek, nereden geldiğini göstermemek için uç noktada tetikte olmak gerekir. Başkalarına uyum sağlayarak görünmez, ayırt edilemez, saydam olmaya çalışılır.
Daha nadir başvurulan bir strateji de şudur: Kendi karikatürünün içine dalmak, karakterini kalın çizgilerle vurgulamak, abartıya kaçmak, kendini bir soytarı olarak kabul ettirmek. Abartılı sakarlığımla güldürür, taşralılığımı öne çıkarırım. Gülmekten kırılır beni gören. En azından kabul görmüş bir yerim olur, gülünç duruma düşmeyi onu bizzat kışkırtarak yönetirim, kendim malzeme vererek bir nebze olsun kontrol ederim alay konusu olmayı. Karşılığında da içinde biraz olsun şefkat beklerim, küçümsenmeyle karışık olsa da.