Bana denecek ki her halükârda psikanaliz bir araştırmadır. O zaman müsaadenizle —araştırma kelimesini bir süredir pek çok konuda bir tür parola haline getirmiş olan kamu otoritelerine de hitaben— bu kelimeye pek iyi gözle bakmadığımı belirteyim. Kendi adıma, ben kendimi hiçbir zaman bir araştırmacı olarak nitelemedim. Picasso'nun bir gün etrafındakileri şaşkına çevirerek dediği gibi, Ben aramıyorum, buluyorum.
Babam yıllar boyunca Isviçre saati gibi şaşmadan işe gidip gelmişti, annem ne kadar yasadışıysa babam o kadar meşruydu. Zaten annemin davranışını mantıksızlaştıran da babamın bu mantıklı tutumuydu; annemin kadınlığı dayatmaydı, sakaydı, ifrattı, bir sorundu ve çözümü de babamın işiydi. Kimsenin armağan gibi görmediği bir şey için nasıl minnet beklerdi? Hepimiz onun aracılığıyla hayatın amacına hizmet ediyorduk; annem dilsiz efendimizin, tabiatın müşkülpesent temsilcisiydi. O da tıpkı tabiat gibi armağanlar veriyordu ama tabiatta sırf minnetle hayatta kalmamız mümkün değildi. Onun armağanlarını evcilleştirmek, işlemek zorundaydık; giderek başarıları tek başımıza kendimiz sahiplenir olmuştuk. Uygarlıkla işbirliği içindeydik.
Divanda uyuyakalmış, sırt üstü, cenin pozisyonunda değil, ya da öyle, belki sadece biraz gözleri kapalı dinlenmiştir, evet, uyumuyor, düşünüyor. Birilerinin onu istiyor olması çok komik yani şu rahip ya da kimse işte, onunla yatmak istiyor, böyle bir şeyi daha önce hiç yaşamadı, insanın parmakları ısınıyor. Sırtından aşağı bir sıcaklık iniyor, onu arzu etmiyor olmasına rağmen (çok yaşlı, onunla yatmış olsaydı Eme çok özenli davranırdı mutlaka), bu her ne kadar uygunsuz davranışa, hatta muhtemelen cinsel tacize (!?) girse de. Sıcaklık bacaklarına kadar iniyor, sanki bir şey kazanmış gibi hissediyor kendini.