Buraya kadar dağınık bir biçimde sıralanan düşünce parçaları birleştirildiğinde ortaya ilginç bir sonuç çıkmaktadır. Tanzimat döneminde,
demek ki, Batı tarzı Türk tiyatrosunun başladığı noktada, Tanzimat aydınlarının neredeyse hepsi tiyatroyu önemsemiş ve bu Batılı form içinde denemeler yapmış ya da iyiden iyiye bu forma yerleşmiştir. Merak ettikleri bir şeydir sanki Batı tarzı tiyatro, istemeden, adım adım yanaştıkları
bir şey. Dönemin neredeyse bütün önemli yazarlarının dram formunu
en az bir kez denediği iddia edilebilir kolaylıkla. Ancak, herhalde, bu
denemelerin büyük çoğunluğunda, Batı tiyatrosu bir bakıma giderilemez bir huzursuzlukla birlikte edinilmiştir. Etkilenme endişesinin ve,
Gürbilek'ten devralınmış bir terimle, kadınsılaşma korkusunun yanı sıra,
kadının sahnedeki varlığı, yani mahremin namahrem karşısında, hareme
girmeye izni olmayanların karşısında sergilenmesi erkek yazar için daha
metin düzeyinde bile bir huzursuzluğa dönüşecektir. Tanzimat'ın algıladığı
haliyle Batı sanki fethedilmeyi bekleyen genç bir kızdır. Ancak, anlaşılan o ki, uzaktan genç kız zannedilen, "bikr-i fikri" ile "dişi" Avrupa ve onun
tiyatrosu, yaklaşıldıkça Namık Kemal'in Paris mektubundaki gibi baştan
çıkaran, evliyayı azdıran bir 'femme fatale'e dönüşür. Birkaç adım daha
atıldığında, tiyatronun kökeninde yer alan "kadın kılığındaki erkek"
şaşırtan ve huzursuz eden bir gizli içerik gibi ortaya dökülür.
Diyeceğim o ki, Namık Kemal'in temsil ettiği Batı tarzı Türk tiyatrosu,
melodram formu içine yerleşirken, Batı'yı fethetmeye, bir kadını fethetmeye gider gibi gidiyordu; onu görecek, sırlarını öğrenecek fakat kendini
ve erkekliğini kaybetmeyecekti. Ancak, genç bir kız bulmaya gittiği yerde,
kadın kılığında bir erkek gördü, görmemesi gerekeni yani, üstelik kişisel
olarak