İçindeki iyi olan her şey yitip gitmişti. Ne tutkusu ne de bu tutkuyu güdüleyen canlılığı kalmıştı. Bir ölüydü sanki. Ruhu ölmüştü. Bir hayvandı, işe koşulan bir hayvan. Yeşil yapraklardan süzülen gün ışığında güzel hiçbir yan bulamıyordu. Mavi gökyüzü de eskiden olduğu gibi, gün yüzüne çıkarılma arzusuyla titreyen kozmik de derinlikle ilgili hiçbir şey fısıldamıyordu. Artık hayat onun için katlanılamayacak kadar sönük ve manasızdı; en kötüsü de ağzında buruk bir tat bırakmasıydı. İç dünyasını yansıtan aynanın üzerine siyah bir örtü çekilmişti, düşe gelince: tek bir ışığın dahi girmediği hastalıklı bir odada yatıyordu.
"Söyleyecek çok şeyim varmış. Ama bunlar devasa şeyler. Gerçekten içimdekileri anlatacak bir yol bulamıyorum. Sanırım, bazen tüm kainât, tüm hayat, her şey içimde yer etmiş, haykırarak onları anlatmamı istiyorlar. Bunun ne kadar büyük olduğunu hissediyorum, ama konuşmak istediğim zaman küçük bir çocuk gibi kekeliyorum. Duyguları ve heyecanları, konuşarak ya da yazarak ifade etmek zor bir iş. Yüce bir iş. Bakın, yüzümü otların arasına gömüyorum, burun deliklerime çektiğim nefes bile içimi binlerce düşünce ve hayalle ürpertiyor. Çektiğim nefes, evrenin nefesi. Şarkı söyleyip kahkaha atmayı iyi bilirim; başarıyı ve acıyı, savaşı ve ölümü. Otların kokusu da beynimde birçok düşü canlandırıyor. Bunları size ve tüm dünyaya anlatmak isterdim. Ama nasıl anlatabilirim? Dilim bağlı sanki.