Görünüm ve algı üzerine hiç bitmeyen bir savaş gibidir. Biz, onlar hakkında hiçbir ipucu elde edemezken başkaları bizim ne yapacağımızı algılarsa sonuna kadar yararlanmaktan vazgeçmeyecekleri bir avantaj elde etmiş olurlar. Bu nedenle sosyal dünyada başkalarına duymak istediklerini söylemek, gerçek düşüncelerimizi saklamak, gerçeği gizlemek, daha iyi bir izlenim bırakmak için yanlış yönlendirmek gibi aldatmacaları kullanmayı çok küçük yaşlarda öğreniriz. Bu aldatmaca girişimlerinin pek çoğu bilinçli değildir.
Gündelik yaşamımızın savaşlarında da aynı dinamikle karşılaşırız. Bizler sosyal canlılar olduğumuzdan, mutluluğumuz hatta sağ kalım şansımız başkalarının ne düşündüklerini, ne amaçladıklarını anlama yeteneğimize bağlıdır. Ama onların kafalarının içine giremediğimiz için, dışa vuran davranışlarındaki belirtileri okumak zorundayız. Geçmişteki davranışlarını gelecekteki davranışlarının işaretleri olarak görürüz. Sözlerini, görünümlerini, ses tonlarını, önemli gibi görünen davranışlarını inceleriz. Kişinin sosyal dünyada yaptığı her şey bir çeşit işarettir. Aynı zamanda binlerce çift gözün bizi okumaya, amaçlarımızı sezmeye çalıştığının da farkında oluruz.
Tehlikelerin çok büyük olduğu savaşlarda, aldatmacanın kullanılmasında hiçbir ahlaksal kusur yoktur. Tıpkı bazı hayvanların sağ kalmak için kamuflaj ve diğer hileleri kullanmaları gibi aldatmaca da avantaj sağlamak için kullanılan bir silahtır. Bu silahı kullanmayı reddetmek tek taraflı olarak silahsızlanmaya gitmek olduğundan karşı tarafa daha temiz bir görüş ve zafere dönüşecek bir avantaj sağlar. Bir savaşı kaybetmenin hiçbir ahlaksal ya da iyi yönü yoktur.
Gerçeği yansıtabilmek için doğasını bilmek zorundasınız. Ne de olsa gerçek özneldir: Biz olayları duygularımız ve önyargılarımızdan süzdüğümüz için ancak istediklerimizi görürüz.