Dost'umun bana hediyesi olarak geldi Hasan Ali Toptaş'ın imzaladığı Gölgesizler kitabı. O heyecanla hakkında araştırma yapmadan başladım okumaya. Belki de bu yüzden daha çok etkilendim.
Kısaca bahsedecek olursam, ilk sayfalarda bir şehirde bir berber dükkanında buluyoruz kendimizi ve yazarın deyimiyle ''cellat gözlü berberin kanlı bir oyuna girişeceği''ni (aslında burada içerik de yazar tarafından sezdiriliyor bize) okuyoruz. Berberin gözleri caddeye dalıyor, sanki çok uzaklardaki bir köyü görüyor. Sayfayı çeviriyoruz, ve aynı berber köyün muhtarına selam veriyor.
Böyle başlıyor kitap, köy ve kent olarak iki ayrı evren yaratıyor bize yazar. Berber dükkanının kapısı da bu iki dünya arası bir geçiş, solucan deliği bir nevi. Karakterler bu kapıdan evrenler arası geçiş yapıyor: kayboluyor, ölüyor vs. Zaman, mekan, hafızalar, gerçeklikler eğilip bükülebiliyor. Her şey zıddıyla birlikte romanda. Yazarın kaleminden şu cümleler daha iyi anlatır : ''...herkesin bir yoku vardı köyde, herkes kadar bir yoklar sürüsü vardı da evlere girip çıkıyorlardı insanlar gibi, kahveye oturup çay içiyor, tarlada çalışıyor, çınarın gölgesinde toplanıyor ve ölümlerde ağlayıp düğünlerde oynuyorlardı...''
Aynı zamanda evrenler ve varlıklar da (yoksa yokluk mu demeliydim) de birbiriyle bütünleşiyor, birbirine karışıyor, birbirinden doğuyor, birbirine dönüşüyor. Kitabın birçok yerinde biz de karakterlerin varlığını, mekanın varlığını, kendi varlığımızı, neyin gerçek neyin gerçek dışı olduğunu sorgularken buluyoruz kendimizi.
Sadece felsefik sorgulamalardan değil aynı zamanda mitlerden ve folklorik ögelerden de beslenen, ince bir devlet eleştirisini de unutmayan, roman içinde masal da anlatan duru diliyle güzide bir eser Gölgesizler.