19. yüzyılın sonlarında, bazı opera ve tiyatro sandalyeleri koltuğun altına yerleşmiş şapka tutacağı ile geldi. Erkekler performans sırasında silindir şapkalarını altına koyabiliyordu, kenarın şapkanın yerinde kalmamasına yardımcı oldu. Bazı tasarımlar ayrıca bastonlar veya şemsiyeler için küçük raflar da içeriyordu - tiyatroya gitmenin resmi olarak giyinmek anlamına gelen küçük bir ayrıntı.
Antalya’nın Serik ilçesindeki Aspendos Antik Kenti yer alan Tiyatro Caddesi'nde ortaya çıkarılan mozaiğin merkezinde, kente hayat veren Eurymedon Nehri'ni simgeleyen "Genç Eurymedon" tasvirinin yer alıyor. Haberi Kültür ve Turizm Bakanı Mehmet Nuri Ersoy, sosyal medya hesabında paylaştı. Saz yaprakları, amphora ve balık figürleriyle zenginleşen bu kompozisyonun, suyun, bereketin ve yaşamın simgesel anlatımını yansıttığını belirten Ersoy, şunları kaydetti: "Küçük tesseralarla oluşturulan renk geçişleri, ayrıntı zenginliği ve yüksek işçilik kalitesiyle dikkat çeken eser, mozaik sanatında oldukça nadir rastlanan nehir tanrısı betimlemelerinden biri olmasıyla da ayrı bir önem taşıyor. Bu keşif, yalnızca Aspendos'un sanatsal zenginliğini ortaya koymakla kalmıyor, Roma Dönemi Anadolu mozaik sanatına ilişkin önemli bilimsel veriler de sunuyor" dedi. Bakanlıktan konuya ilişkin yapılan açıklamaya göre, Aspendos Akropolisi ile tiyatroyu birbirine bağlayan Tiyatro Caddesi'nin doğu meydanında yürütülen çalışmalarda, meydan ile doğu sur duvarları arasında yaklaşık 6x25 metre ölçülerinde mozaikli bir mimari yapı ortaya çıkarıldı. İlk değerlendirmelere göre, yapının milattan sonra (MS) 3'üncü yüzyıl başlarında havuz olarak inşa edildiği, şimdiye kadar kazısı tamamlanan yaklaşık 6x7,50 metrelik bölümde açığa çıkarılan mozaik döşemenin ise henüz kazılmamış alanlarda da devam ettiği verilere yansıdı. Yapının, MS 262 depreminin ardından iç duvarlarla bölünerek farklı mekanlara ayrıldığı değerlendiriliyor. Aspendos Antik Kenti’nde kazılar Doç. Dr. Mustafa Bilgin başkanlığında devam ediyor.
Etimoloji Defteri
Mücellit Nedir ?
HAYATIN ANLAMINA ERMEK...
(...) Herkesin kendi hayatı var. Ama her hayatın içinde herkesin bir rolü de var. Söylenen hiçbir şey boş yere söylenmiyor. Yollarda hiç kimse birbirine tesadüf etmiyor. Hayat anlamı ince ince dokunan bir şey... Her şeyi her şeye bağlayan kılcal anlam ilmikleri var. Öyle bir gücümüz olsa ve bize önemsiz görünen minicik bir ayrıntıyı çıkarsak geçmişimizden, kelebek etkisiyle ne kadar çok şeyin değişebileceğini, başkalaşabileceğini, bu eksilmenin bizi biz olmaktan ne kadar uzaklaştırabileceğini ve hayatımızın yönünü kestirilemez biçimde nasıl farklılaştırabileceğini bir düşünelim. Bir minicik ayrıntı bu kadar çok şeyi olduğundan başka bir şey olmaya doğru götürebiliyorsa, o minicik ayrıntının orada olmasının elbette bir hikmeti vardır. Hiçbir şeyi boş yere yaşamıyoruz, bize öyle geliyor olsa da öyle değil bu. Her yaşadığımız şey hayat gergefimizin bir ilmiği, bir rengi, bir dokusu, bir gözeneği olarak orada. Hayatımız dediğimiz şey bu minik anlamlı hücrelerden oluşuyor. Tıpkı insan gibi... Keşke hayatın kumaşı ân ân, nefes nefes dokunurken orada bulunduğumuzun; her şeyin hem yaşayanı hem şahidi olduğumuzun farkına ve idrâkine erebilsek... Bu şuur ve aşkla dokunabilsek her şeye ve dokunabilse her şey bize. “Hayatın anlamına eremediğimiz her tezahürü” diye yazdı defterine beyaz saçlı adam, “kaçırdığımız bir otobüs gibi, bizi varacağımız yerden mahrum bırakıyor.” -Gökhan Özcan, "Hayatın dokusu, dokunuşu", yenisafak.com/,20 Temmuz 2023-
gökhanözcanyazıları
“Kişi karşısındakinde kendi yarısını değil, ruhuna yakın olan hakikati arar.” [Michel Foucault, Cinselliğin Tarihi, s. 290, Ayrıntı Yay.]
Alıntı
Dile gelenler değil içinde birikenler bittirir insanı.
“Ölüm diye bir şey yok Feride. Ölüm yalan... Kalanlar unutursa, gidenler ölür esasen." -Çalıkuşu Yas, insanın kaybettiği kişiyi unutamaması değildir. Yas, onu artık hiçbir yerde bulamayacağını öğrendiği halde, her yerde görmeye devam etmesidir. Bir gün bir ışık düşer yere; sebepsizce durup bakarsın. Bir rüzgar eser, sanki yıllar önce duyduğun bir sesi taşır. Kimsenin dikkat etmediği bir ayrıntı gelip göğsüne oturur. Çünkü sevilen biri gittiğinde yalnızca bir insan kaybolmaz. Dünya da değişir. Artık hiçbir şey yalnızca kendisi değildir. Deniz biraz onu anlatır. Gökyüzü biraz onu hatırlatır. Sessizlik biraz onunla dolar. Kaybedilen kişi dış dünyadan çekilir ama ruhsallıktan çekilmez. İçimizde yaşamaya devam eder. Bu yüzden yasın bir evresinde insan, sevdigini anılarda değil, varlığın kendisinde aramaya başlar. Belki de bu yüzden bazen bütün dünya bir tercümana dönüşür. Çünkü özlem, yokluğa verilen bir tepki değildir sadece. Sevginin ölemediği yerdir.