Duygular andır, geçer. Duyguları yaşarken sanıyoruz ki budur işte her şey. Hayat, ölüm, varlık, anlam hepsi bu andır, bu anın içindedir. Ama geçiyor baba. Duygu dediğimiz şey, benliğimizin bir yerlerinde belirip kaybolan bir şeyler işte. Geliyor, geçiyor, ama çok ağrı yapıyor.
Beraberliğimizin üçüncü çarşambasıydı. Ben üç haftadır her uykudan trajik bir geçmişim yokmuş gibi, on dokuz yıldır kesintisiz sevilmekten yorgun düşerek, mutluluktan dolup taşarak yaşıyormuşum gibi kuştüyü hafifliğinde uyanıyordum. Gözlerimdeki gri dumanlı görüntü değişmişti. Baktığım her şeye renk gelmişti.
Hava çok soğuktu. Ayaklarım donmuştu. Eldivenlerimi yine evde unutmuştum. Ali elimi tutsun diye unutmuştum. İşini bitirip gelmişti. Gelir gelmez elimi tutmuştu.
Öleceğim Ali. Bundan kurtuluş yok. Yine de ölmeden önce kanıma kuvvet, gözüme fer gerek. Seni daha çok sevebilmek için. Ölürken bile hep sevdiğim gibi seveceğim seni. Sen istesen de, istemesen de. Hem benim seni sevmemden sana ne? Aşkın has olanı bir karşılığı olup olmadığıyla ilgilenmez. Has aşk, tutulduğu varlıkta bir değeri var mı yok mu umursamaz. Has aşk tanrı aşkına benzer. Sen tanrıyı çok seversin, ama o herkesi sever, hatta belki seni sevmez. Ama ben tanrıyı değil, seni seviyorum Ali ve ben küçücük, alelade, zavallı bir insancığım. Varlığım, yeteneklerim çok sınırlı. Sevme gücüm tüm evreni kapsamaya yetmiyor. Tanrıyı kapsamaya yetmiyor. Sevgimi ancak sana adayabiliyorum. O kadar küçüğüm işte, düşün. Ve kadınım sonuçta, bütün kadınlar gibi ben de bilmek istiyorum.
"Ali sen beni gerçekten sevmiş miydin?"