İnsanlığımı Yitirirken, insanın kendine yabancılaşmasının en sert ve en rahatsız edici anlatımlarından biridir bence. Kitabın ana karakteri Yozo, ne kadar toplumun içinde de olsa o topluma ait hissedemeyen bi’ birey olarak çıkıyor karşımıza. Onun hikayesi klasik bir anlamdıramama hikayesinden çok, baştan beri eksik olan bir insanlığın fark edilemeden sürüklenişi.
Bana kalırsa Yozo’nun yaşadığı temel problem çoğu insanın düşündüğü gibi sadece uyumsuzluk değil. O, insan ilişkilerini ve duygularını doğal bir şekilde deneyimleyemeyen bu yüzden de sürekli rol yapan bir karakter. İnsanları güldürmesi, ortama uyum sağlaması ya da normal görünmeye çalışması aslında bir savunma mekanizması. Ancak bu çaba, onu topluma yaklaştırmak ya da insanlığı,normalliği biraz olsun anlamlandırmak yerine daha da uzaklaştırır.
Bu durumun biraz olsun çocukluğunda baş göstermiş olduğunu düşünmeden etmek
zor. Mesela Yozo’nun, küçük yaşta kendisine gösterilen saygıdan rahatsızlık duyması, onun insanlarla kurduğu ilişkinin ne kadar erkenden bozulduğunu gösteriyor. Güven duygusu onda ciddi bir huzursuzluk yaratıyor. Bu da insan ilişkilerini sağlıklı şekilde kavrayamamasına ve devam eden süreçte tamamen yabancılaşmasına zemin hazırlıyor.
Dikkatimi çeken nokta Yozo’nun insanlığını yitirdiğinin tam olarak farkında olup olmadığı. Bence bu duruma iki ayrı pencereden bakmak mümkün. Bir yandan Yozo’nun sürekli kendini insan değilim şeklinde tanımlaması onun bu durumun farkında olduğunu düşündürüyor. Ancak diğer yandan bu farkındalık, derin bir anlayıştan çok yüzeysel ve çaresiz bi’ kabulleniş gibi. Sanki Yozo sadece kelime anlamını bildiği bu insanlığı, kavrayamadan, sadece ona ait olmadığını hissederek yaşamakta.
Kurduğu bağlar yüzeysel, kırılgan ve çoğu zaman zarar verici şekilde. Sevgi, güven,