Biz üç arkadaş, üçümüz de fakir çocuklarıydık.Bizim de babalarımız böyle ihtiyar toprak adamlarıydılar.Beylerin yanında bağ, bahçe işleri veya şurada burada ırgatlıkla geçinirlerdi.Fakat bizde toprak, hiçbir zaman bu kadar sefil değildi.Bizde sefalet, bütün varlığı bir uyuz eşekten ibaret olan bu bitmiş ihtiyarın yoksulluğuyla kıyaslanacak kadar derin olmamıştı.
Devletin bütün toprakları içinde belki tek temel olan, fakat bu devleti idare edenlerin hiç bilmedikleri, hiç benimsemedileri bir yer varsa, o da Anadolu’ydu.Hatta benim büyüdüğüm sınır şehrinde bile Anadolu’yu, yalnız Anadolu’nun gönderdiği askerlerden tanırlardı.Bu askerler şehir sokaklarının alışamadıkları kalabalığına karışmaktan korkarak, mahcup, ürkek, cuma günleri büyük camilerin avlularına dolarlardı.Ortalığı yaygaraya boğan kebapçıların, börekçilerin sesleri arasından:
-Dördüncü Ordudan vâmı(var mı ), Sivaslı vâmı?Ankaralı vâmı? diye bağıra bağıra hemşeri ararlardı.Biz çocuklar onların etrafını alır eğlenirdik.Gülüşürdük.Rumeli’de, Anadolu deyince akla, daima bu ürkek askerlerle, kıtlık, fakirlik, eşkiyalık gelirdi.
Rumların kutsal sayıp ziyaret ettikleri pınar ya da çeşmelere “ayazma” denir.İstanbul’da pek çok ayazma bulunmaktadır.Meşhurlarından Göksu ayazmasıyla birlikte, Paşabahçedeki Aya Kiryaki ayazmasını sayabiliriz.
İstanbul’a uzaktan bir bakış atmanın bir yeri, raconu; hatta mevsimi, eski tabirle “vakt-i merhunu” vardır.
Beylerbeyi Camii’nin önündeki sebilin karşısında oturup Boğaziçi’nin o en güzel hâlleriyle erguvanlarını Mayıs başında seyre dalmak bile, bir bilgiden kaynaklanan zaman ve mekân seçimi değil midir?