İslam sanatının non-figuratif özelliği, tabiattan koparılmış çizgilerin sonsuz sayıda tekrarı, canlı renklerin farklı ve bu denli çarpıcı kullanılırken aynı zamanda sadeliğin, abartısızlık düşüncesini de insanda uyandırabilmiş olması, soyutlamada ne denli başarılı olduğunun kanıtı değil midir?
Ama sorun da tam burada başlıyor, bu tüketim çılgınlığını körükleyen, bunun için tasarlanan bir mekânın bir katına mescid yapmakla tüketim kültürünün getirdiği temel açmaz hallolmuş mu oluyor? Hayatın merkezine tüketimi koyan bir şehircilik tasarımı, hayat tarzı bir köşesinde mescid eklemekle iki dünya arasındaki büyük çelişki hallolmuş oluyor mu?