“Bizim elimize geçen her yer böyle mi olacak!”
…
“Cennet gibi yerler virane oldu diye gâvurda keramet, Müslümanda kabahat arama!.. Eskiden buraların sahipleri burada yaşar, burada işlerdi. Sen sahipli memleketi sahipsiz eden beylerin yakasına yapış… Bir daha da öyle demin konuştuğun gibi konuşma… Bizim elimize geçen her yer neden böyle olsun? Burası bizim elimize geçti mi ki? Merak etme, milletin eline bir şey geçmedi; Ovalar, dağlar üç beş fırsat düşkününün elinde toplandı… İşte o kadar…”
…
“ Müsade buyurursanız” dedi, “Zatıâlinizi haddim olmayarak bir hususta tenvir edeyim. Teşrif buyurduğunuz köye hâla Çirkince diyorsunuz. Halbuki orası artık Çirkince tesmiye edilmiyor. Kaza kaymakamı ile parti erkân-ı devr-i cumhuriyette böyle güzel bir vatan köşesinin adını Çirkince olarak bırakmayı muvafık bulmadılar, Dahiliye Vekâleti’ne müracaat ederek değiştirttiler. Şimdi oranın ismi Şirince’dir… Ya… Şirince…”
…
Sabahattin Ali’nin çok farklı bir duygusu var. Bir yandan zekice hazırlanmış kurgular, bir yandan hayatın çarpıcı gerçeklerini olduğu gibi aktarması, bir yandan da sanki ailemden biriyle sohbet ediyormuşum gibi kendi içine çeken akıcı bir anlatımı var hikayelerinin. Bu kitapta da Sabahattin Ali’nin birçok öyküsü toplanmıştı ve hepsi birbirinden güzeldi diyebilirim. Ama “Çirkince” en iyisiydi bana göre. Siz de hikayedeki karakterlerle birlikte merak ediyor, yol alıyor ve çoğu hikayede olduğu gibi hayal kırıklığına uğruyorsunuz. Bu hikayeler pek mutlu sonla bitmeyi sevmiyor, bir süre sonra alışıyorsunuz. Son bölümde masallar bile hafif bir kasvet içinde. Bir fincan kahve eşliğinde yağmurlu bir sonbahar gününü izlemek gibi.