Charles Dickens; okuyucusunu karakterlerinin iç dünyasına derinlemesine indiren, olay örgüsünü ilmek ilmek, kusursuz bir şekilde işleyerek belki ilk sayfalardaki birkaç kelimenin oluşturduğu ipin ucunu kitabın en kilit noktalarında veyahut da veda kısmında bize uzatan usta bir sanatçı. Sadece yazar olarak niteleyememin yegane sebebi de budur, her karakteri derinlemesine işleyip bu uzun romanın sonuna kadar oturttuğu mantık rayından hiç çıkartmadan kusursuz bir şekilde aktarması ve büyük bir incelikle hayatın kendisini, bazen de okuyucunun kendisini hafif hafif işlemesi. Yolda yürürken öylesine, yürüyüşünüzün bir parçasıymış gibi hafifçe esen ve ancak sonra kendini fark ettiren bir rüzgar gibi geliyor ve geçiyor. Ancak unutulmamalı ki o rüzgar başka bir yerlerde kasırgalara sebep oluyor, belki o semtlere yolumuz düşüyor ve bizi de etki alanına alıyor. Başkarakterimiz Pip’in hikayesinin en yüzeysel özeti de ancak bu şekilde anlatılabilir sanıyorum.
Dickens’ı övmekle bitiremem elbet fakat biraz kitaptan, konudan da bahsetmek isterim. Görece yavaş bir ilerleyiş, sanki Pip ile birlikte köydeki o evden ve köhne kasabadan ayrılmışız da bütün bu olaylara birlikte tanık olmuşuz gibi kendine alıştıran bir işleyiş var kitapta. Beni özellikle derinden etkileyen ve çok alıştığım Joe ve herkesin mutlaka böyle bir arkadaşı olmalı diyeceğiniz türden Herbert oldu. Pip ise şaşırtıcı bir şekilde kendinin daima farkında olan bir karakter. Daima dediğime bakmayın, nankörlüğünün farkında olduğu halde görmezden gelmeyi bilen biri kendisi. Karşılaştığı tüm insanlar belirgin bir şekilde hem kendisine hem de bana çok şey kattı. Anlatımın ve konunun bu kadar hayatın içinden olması, herkesin başına konmayan o talih kuşunun bile absürt durmadan işlenmesi değinmek istediğim bir başka konu. “Bu