Deli İbram Divanı’yla tanıdığım Ahmet Büke’nin okuduğum üçüncü kitabı oldu Kırmızı Buğday. Kitabın başlarında karakter bolluğu ve toprak kavgaları arasında yolumu kaybeder gibi olsam da ilerledikçe sayfaların kendini çevirdiği soluksuz okuduğum bir kitap oldu.
Gördes’in verimli topraklarında başlayan hikaye Çanakkale’nin kanlı siperlerine, Filistin’in yakıcı sıcağına, işgal altındaki memlekete ve nihayet milli mücadelenin sarsıcı günlerine kadar uzanıyor. Ana karakterimiz Arap Ali, bölgenin güçlü ailelerinden Kayacıoğlu Adnan Bey’in adaletsizlikleri karşısında içinde büyük bir kin beslerken kendin fikrince adalet arayışına başlar. Ancak onun mücadelesi sadece bir toprak meselesi değildir; bir taraftan da savaşlar ve kendi iç çatışmalarıyla da sınanır. Arap Ali, önce Çanakkale Cephesi’ne, ardından Filistin Cephesi’ne sürüklenir. Cephedeki komutanı Yüzbaşı Cemil ile kurduğu bağ, onun içsel dönüşümüne katkı sağlar. Yüzbaşı Cemil ve Gani Dayı gibi karakterler, Ali’nin hem vicdanına hem de mücadelesine yön verir. Savaş sonrası geri döndüğünde, memleketinin işgal altında olduğunu, halkın zor durumda kaldığını görür. Bu noktada Arap Ali için mücadele artık sadece kişisel değil, ulusal bir hal alır. Milli Mücadele sürecine katılarak, hem halkı için savaşır hem de geçmişinin hesabını kendi içinde kapatmaya çalışır.
Bu mücadeledesinde Yüzbaşı Cemil, Gani Dayı ve halkın vicdanı Arap Ali’ile yürürken Deli İbram Divanı’ndan aşina olduğum Demirci Asım, Yusuf Dayı ve tabii ki Deli İbram’a tekrar rastlamak, Büke’nin kurduğu o tanıdık evreni daha da değerli kıldı.
Osmanlı’nın son yıllarındaki toprak düzeni, ağalık sistemi, I. Dünya Savaşı cepheleri, işgal dönemi ve Kurtuluş Savaşı gibi tarihi olayların yaşandığı günlerde bir ailenin ve bir adamın kaderini merkeze alan Kırmızı