(...) 50 sayfa civarındaki bu “Abdullah Efendi’nin Rüyâları” hem uzun hikâye, hem de “telkinci” bir üslûbla kaleme alınmış önemli bir çalışma…
Hikâye, adı üzerinde “Abdullah Efendi’nin Rüyâları”ndan oluşur. Yazarın rüyâlara Freud’cu bir gözle yaklaştığı farkedilmektedir. Çünkü rüyânın şuur altına hapsedilen başka bir şahsiyetin uyku sırasında açığa çıkmasından ibaret bir görüntü oyunu olduğunu imâ etmektedir hikâye içindeki bazı satırlar…
Bu yaklaşımın “Hikemiyat” okuyucuları için ne kadar bayağı olduğu malûm…
Abdullah Efendi’nin rüyâsı, beş arkadaşıyla birlikte içkili bir lokanta masasında başlar. “Gece çok güzel”dir. Abdullah Efendi’ye, “bir nevî hafiflik gelmiş. Denilebilir ki, dört tarafını böyle vaziyetlerde bir demir kuşak gibi çeviren ve ona nefes aldırmayan boğucu, dar havalı şahsiyetinden kurtulmuştur.”
Rüyânın ilerleyen bölümlerinde fahişeler, dile gelen ve tebessümü mutluluk saçan kadının yalan söylediğini ifâde eden bacaklar, yer değiştiren ve konuşan eşyalar, “takma göğüslü kadınlar” filân vardır. Hikâyenin özetini vermiyor, fakat rüyâların, kabusların ustalıkla yazıya nakşedildiğini belirtmek istiyoruz.
(bkz. Ahmet Hamdi Tanpınar, Hikâyeler, Dergâh Yayınları, 3. Basım, s. 160-208)
Peki bu hikâyenin bizim için önemli olmasının asıl sebebi nedir? Abdullah Efendi bazı korkunç rüyâlar görmüş ve uyanmıştır. Bu kadar mı?.. Hayır tabiî… Tanpınar’ın şiirini değerlendirirken özellikle üzerinde duracağımız gibi, önemli olan “rüyâ”yı anlatmak değil, onu tâbir etmektir ve Tanpınar’ın yapamadığı da budur. Zâten Freud’cu bir yaklaşımla böyle bir işi başarmak da mümkün olmaz… [...]
Son hükmümüz şudur: **Anlatılan rüyâlar ne kadar ilginç olursa olsun, tâbir edilmeyince hiçbir ehemmiyeti yoktur ve Tanpınar’ın hikâyesi bu yönüyle besin değeri