Gayet iyi biliyoruz ki, toplumun yepyeni güçlerinin iyi işlemesi için ancak yepyeni insanlar tarafından yönetilmesi gerekir - ve bunlar işçilerdir. En az makinalar kadar modern zamanların icadıdır onlar.” Böylece “yeni insanlar”, yani baştan aşağı modern olan insanlar sınıfı modernliğin çelişkilerini çözebilecek, tüm modem insanların içinde yaşamaya zorlandığı ezici baskıların, depremlerin, meşum büyülerin, kişisel ve toplumsal uçurumların üstesinden gelebilecektir.
Modernliğin ilk evresinde, Amerikan ve Fransız devrimlerinden önce, arketipik bir modem ses varsa eğer Jean-Jacques Rousseau’nun sesidir bu. Rousseau, “moderniste” sözcüğünü 19. ve 20. yüzyıllarda kullanılacağı biçimiyle kullanan ilk kişidir; nostaljik düşlemlerden psikanalitik özirdelemeye ve katılımcı demokrasiye kadar en hayati modem geleneklerimizin çoğu onun tartışmalarından kaynaklanmaktadır.
Eğer bir ülkenin aydınlarını bu 'batılılaşmak' numarasıyla işçisinden köylüsünden ayırır, onlara yabancılaştırırsan, böylelikle tabandan gelebilecek örgütlü bir tepkiyi mükemmel önlersin. (Bu arada, tabanı denetim altında tutmak için, onları da şeriat afyonuyla uyutmakta elbette yarar görülür, bu sayede aynı ülkenin iki gücünün, kafasıyla gövdesi arasındaki ayrılık derinleştirilerek, harekete geçme olanakları ortadan kaldırılmış olur.) Öyle de olmamış mıdır?