Fetiye Avcı

Fetiye Avcı
@baghci
Kendi içini okumaya çalışıp, bazen kaçan, bazen kalan; yarım bıraktıklarıyla bitirdikleri arasında dönüp duran, kalsa da gitse de hep yolda olan bir insan.
Puan vermedi·352 syf.··
2026 3. kitabı
Damızlık Kızın Öyküsü, benim için yalnızca bir distopya değil; kadın bedeni ve kimliği üzerinde kurulan tahakkümün ne kadar kolay normalleştirilebildiğini gözler önüne seren çok sert, çok sarsıcı bir anlatı. Kitapta inşa edilen sistem, kadınları birer birey olmaktan bütünüyle çıkarıp, onları yalnızca doğurganlıkları üzerinden değer gören biyolojik varlıklara indirgiyor. Okurken insanı en çok ürperten ve rahatsız eden taraf ise bu anlatının tamamen bir “kurgu” gibi hissettirmemesi. Margaret Atwood’un da sıkça belirttiği gibi, kitapta yer alan hiçbir zulüm tarihte gerçekten yaşanmamış bir şey değil. Tarih boyunca ve bugün hâlâ, dünyanın dört bir yanındaki birçok toplumda kadınların bedeni, özgürlüğü ve hayatı üzerinde söz sahibi olunmaya, sınırlar çizilmeye çalışılıyor. İşte bu yüzden Gilead, bize uzak bir gezegen kadar yabancı değil; hemen yanı başımızda yeşerebilecek bir tehlike kadar gerçek. Kitabın başkahramanı Offred’in dışarıdan bakıldığında pasif görünmesi, edebiyatta alışık olduğumuz o geleneksel, isyankâr "kahraman" figürüne uymayabilir. Ancak bana göre bu pasiflik, maruz kalınan sistemin ne kadar devasa ve ezici bir güce sahip olduğunu gösteren en büyük kanıt. Bazı baskı düzenlerinde hayatta kalabilmek, bir gün sonrasını görebilmek için görünürde boyun eğmek gerekir. Roman bu açıdan bir kahramanlık miti yaratmaktansa, sistematik olarak bastırılmış insanların gerçek, çıplak ve savunmasız psikolojisini harika bir şekilde yansıtıyor. Sistemin en ürkütücü, en kan donduran tarafı ise kesinlikle kadınların kadınları denetlediği o iç yapı: Teyzeler. Baskının yalnızca yukarıdan aşağıya dikte edilmediğini, bizzat ezilenler tarafından içeriden nasıl yeniden üretildiğini görüyoruz. Kadının kadına uyguladığı bu denetim mekanizması, ataerkil düzenin neden bu kadar köklü,
Duygu ve Düşünce
Damızlık Kızın ÖyküsüMargaret Atwood · Afa Yayınları · 199214,7bin okunma
Reklam
Puan vermedi·142 syf.··
2026 2. kitabı
·
6 günde okudu
·
Okunma: 13 Ocak 2026 01:49
Viktor E. Frankl’ın İnsanın Anlam Arayışı adlı kitabı, ilk bakışta bir toplama kampı anlatısı gibi görünse de esas olarak insanın acı karşısındaki tutumunu merkeze alan bir metindir. Yazar, yaşananları dramatize etmeden; acıyı ne yücelterek ne de yok sayarak anlatır. Bu mesafeli ve sakin anlatımda Frankl’ın psikolog kimliğinin belirleyici olduğu açıktır. Olan biteni duygusal bir yoğunluk yaratmak için değil, insan davranışını anlamak için aktarır. Frankl, acıyı anlatırken onu merkeze koymaz; acıyı bir zemin olarak kullanır. Böylece okur, yaşananların büyüklüğüyle değil, bu koşullar altında insanların nasıl farklı tepkiler verdiğiyle yüzleşir. Kitapta aynı ortamda bulunan insanların tamamen zıt tutumlar sergileyebildiğini görürüz: Kimi gücü ele geçirince zalimleşir, kimi başkalarına yardım etmeye çalışır, kimi ise yalnızca hayatta kalmaya odaklanır. Bu yönüyle kitap, belirli bir grubun değil, insanın kendisini anlatır. Frankl’ın en çok tartışılan görüşlerinden biri, insanın her koşulda bir tutum seçme özgürlüğüne sahip olduğu iddiasıdır. Ancak kitap dikkatli okunduğunda, bunun herkes için eşit bir imkân olmadığı da sezilir. Bazı insanlar yaşadıklarının farkına varamaz, bazıları travmanın ağırlığı altında ahlaki bir duruş geliştiremez. Frankl bu durumu uzun uzun açıklamaz; daha çok insanın bu kapasiteye sahip olabileceğini göstermeyi amaçlar. Bu da kitabın hem güçlü hem de tartışmaya açık yanlarından biridir. Kitabın benim hayatıma dokunduğu en belirgin nokta, Frankl’ın daha önce gönderilen herkesin öldürüldüğünün bilindiği bir “istirahat kampına” sevki kabul ettiği sahnedir. Yazar, bunun ne anlama gelebileceğinin farkındadır; buna rağmen karşı çıkmaz, kaçmaya çalışmaz. Sonunda gerçekten bir istirahat kampına gönderilmeleri bir şanstır. Ancak bu sahnede etkileyici
Psikoloji Felsefe
İnsanın Anlam ArayışıViktor E. Frankl · Edesos Yayınevi · 199151,3bin okunma
Puan vermedi·480 syf.··
2026 1. kitabı
·
57 günde okudu
·
Okunma: 08 Ocak 2026 00:29
İki Şehrin Hikâyesi bittiğinde kitabı kapattım ama hikâye içimde kapanmadı. Tek bir duygu kalmadı geriye. Biraz umut, biraz hüzün, biraz öfke ve garip bir hayranlık… Hepsi birbirine karıştı. Sanki Dickens bana bir devrimi değil de, insanın içindeki karmaşayı anlatmış gibiydi. En başından beri beni en çok Sydney Carton düşündürdü. Kendini sürekli değersiz gören, hayatta bir yeri olmadığına inanan bir adamdı. Ama tuhaf olan şu ki, ben onu hiçbir zaman gerçekten “ezik” biri gibi göremedim. Lucie’ye olan sevgisini dile getirirken bile onu kendinden uzak tutması, onu ne kadar ciddiye aldığını gösteriyordu. Sahip olmaya çalışmaması, ona yük olmamayı seçmesi… Bunlar kötü ya da bencil bir insanda görebileceğim davranışlar değildi. Tam tersine, çok ince, çok insanca şeylerdi. Belki de bu yüzden, daha o noktada Sydney kalbimde yer etmişti. Kendine güveni olmayan biriydi, evet. İçindeki potansiyelin farkına bile varmadan yaşadı. Kahraman mıydı, trajik miydi, hâlâ emin değilim. Ama şunu biliyorum: Lucie kitapta umudu ve masumiyeti temsil ediyorsa, Sydney de o umudun ayakta kalabilmesi için gereken fedakârlıktı. Gürültüsüz, sessiz ama vazgeçilmez. Herkes iyi olmaya çalışınca her şey düzelmiyor ne yazık ki. Charles Darnay bunun en iyi örneği. Atalarının kötülüklerinden uzak durmaya çalışan, doğru olanı yapmaya niyetli biriydi. Ama Fransa’ya dönüşü kimseyi kurtarmadı. Ne kendisini ne de başkalarını. Bazen iyi niyet, yanlış zamanda ve yanlış yerde, sadece daha fazla acıya yol açıyor. Onun yerinde olsaydım ben dönmezdim diye düşündüm kitabı okurken. Masumiyet ise bu hikâyede hep çok kırılgan. Sevgiyle hayata dönen, sağduyuyu temsil eden bir baba bile geçmişin izlerinden tamamen kurtulamıyor. Bastille bedenini bırakmış olabilir ama hafızasını bırakmıyor. Yine de her şeye rağmen
Fransız Devrimi
İki Şehrin HikayesiCharles Dickens · Bordo-Siyah · 201276,5bin okunma
Puan vermedi·408 syf.··
2025 13. kitabı
Elif Şafak’ın Kayıp Ağaçlar Adası, ilk sayfalarda yoğun detaylarıyla biraz sabır isteyen bir roman. Başlarda bazı satırları atladığımı fark ettim; ama hikâye ilerledikçe, karakterlerin ve anlatımın içtenliği beni tamamen içine çekti. Okudukça şunu düşündüm: İnsan, hangi zamanda yaşarsa yaşasın pek değişmiyor aslında. Acılar, kayıplar, özlemler hep benzer; sadece biçimleri farklı. Aynı duygularla sınanıyor, benzer tepkiler veriyoruz. Romanın bütününe yayılan o derinlik beni etkiledi ama kalbim en çok tavernanın Türk ve Rum iki sahibinde kaldı…
Kayıp Ağaçlar AdasıElif Şafak · Doğan Kitap · 20233,365 okunma
Puan vermedi·296 syf.··
2025 8. kitabı
Matt Haig’in Gece Yarısı Kütüphanesi, hayatla ölüm arasındaki o ince çizgide insanın kendi varlığını sorgulamasını anlatıyor. Romanın merkezinde duran “Pişmanlıklar Kitabı”, aslında her birimizin iç dünyasında taşıdığı görünmez defteri hatırlatıyor: yarım bırakılan hayaller, kaçırılan fırsatlar, yanlış zamanlarda söylenen ya da hiç söylenmeyen sözler… Bu kitap bana pişmanlıkların yükünden çok, onları kabullenmenin ve dönüştürmenin mümkün olduğunu düşündürdü. Nora’nın alternatif yaşamları deneyimlemesi, mutluluğun başkalarının hayallerini gerçekleştirmekten geçmediğini gösteriyor. Başkalarının gözünde değerli görünen hayatlar, ona hiçbir zaman ait olmadı. Çünkü insan kendi özünü, kendi anlamını kaybettiğinde, dışarıdan ne kadar kusursuz görünürse görünsün hiçbir hayat tatmin edici olamaz. Nora en sonunda kök yaşamına döndüğünde, aslında her zaman elinde olan sebeplerin farkına vardı. Yaşamı seçmesi, yeni bir mucize bulmasından değil, zaten var olan değerleri görebilmesinden kaynaklandı. Bu roman bana, hayatın anlamının uzak ihtimallerde değil, gözümüzün önünde duran ama çoğu zaman fark etmediğimiz nedenlerde saklı olduğunu hissettirdi. Pişmanlıklar kaçınılmazdır; fakat yaşama sebebimiz, onların gölgesinde değil, elimizden kayıp gitmesine izin vermediğimiz bağlarda gizlidir
Gece Yarısı KütüphanesiMatt Haig · Domingo Yayınevi · 202598,2bin okunma
Reklam