İnsanın Esareti, insanın kendi içindeki zincirlerle verdiği uzun ve sancılı mücadelenin romanı. Maugham bu eserde, özgürlük arayışının aslında çoğu zaman başkalarına değil; arzularımıza, korkularımıza ve bağımlılıklarımıza karşı verildiğini anlatıyor.
Romanın merkezinde Philip Carey var. Çocuk yaşta anne ve babasını kaybeden, içine kapanık, bedensel engeli nedeniyle kendini hep eksik hisseden Philip’in hayatını adım adım izliyoruz. Onun Londra’dan Almanya’ya, sanattan tıbba savrulan eğitim yolculuğu aslında kimlik arayışının bir yansıması. Philip’in en büyük esareti, kendi değersizlik duygusu ve bunun onu sürüklediği yanlış bağlanmalar.
Bu esaretin somutlaştığı kişi ise Mildred Rogers. Mildred, Philip’in gözünde aşkın değil, bağımlılığın adı. Soğuk, ilgisiz ve zaman zaman acımasız olan Mildred’e rağmen Philip’in ondan kopamaması, okuru en çok zorlayan kısımlardan biri. Bu ilişki, sevginin insanı nasıl küçültebildiğini, gururun nasıl adım adım yok olduğunu çarpıcı biçimde gösteriyor. Mildred sevilmez bir karakter olabilir ama Philip’in iç boşluğunu açığa çıkaran aynadır. Philip’in hayatında bir denge unsuru olarak beliren Norah Nesbit, okura “başka bir ihtimal” sunar. Norah, sıcaklığı ve sadeliğiyle Philip’in iyileşme ihtimalini temsil eder; fakat Philip, huzuru seçebilecek olgunlukta değildir. Bu da romanın acı gerçeklerinden biridir: İnsan bazen mutluluğu elinin tersiyle iter. İnsanın Esareti bir gelişim romanı olduğu kadar, insanın kendine karşı dürüst olmayı öğrenme sürecidir. Maugham, büyük laflar etmeden, dramatik sahnelere yaslanmadan, hayatın sıradan ama yaralayıcı gerçekleriyle okuru yüzleştirir. Philip’in yaşadığı her hayal kırıklığı, aslında insan olmanın kaçınılmaz bedellerinden biridir.
Bu kitabı bitirdiğimde şunu düşündüm: Özgürlük, her istediğini