uzun bir yolculuğun ardından yarın sabah uyandığımda evimizin karşısındaki portakal ağaçlarını göreceğim. o topraklara yeniden ayak bastığım an, kendimi tanpınar’ın antalyalı genç kıza mektubunun muhatabı saydığım hayallerime döneceğim. babalarımızın mesleği gereği orada bulunmak gibi ortak bir yönümüz olması beni mesut edecek. o satırları ilk kez okuduğumdaki o büyülü hisse kapılacağım.
“..antalya'ya tatil için döndüğüm zaman bir gün yine hastahanebaşı yolunda iki evin arasında tekrar güneşle birleşmiş, güneşin havuzu ve sarayı olmuş bu su ile karşılaştım. manzara sadece muhteşemdi. fakat bu güzellik bana acayip bir ölüm düşüncesi arasından geldi. hiçbir şey bu kadar insana yakın, buna rağmen bu kadar ezici, ondan ayrı olamazdı. bu, şiire adamakıllı kendimi verdiğim sene idi..
…
yıldızlı gece beni büyülerdi sanki. sonsuzluk dalga dalga vücudumu ve ruhumu doldururdu.
yıldızlı gece ve denize, dağın içimizde uyandırdığı yalnızlık duygusundan gittim. deniz insanla durmadan konuşur. bununla beraber yalnızlık duygusu benden gitmiş değildir.
bir insan kendisini ancak hayatının küçük meselelerinden sıyrıldığı yahut onları zihnî bir şekle soktuğu zaman bulabilir. talihimiz içimizde çok gizli bir yerdedir. fakat ona erişebilmemiz için çok şeylerden kurtulmamız lazımdır. bu, bende çok geç oldu.
kendime gelince.. insan o kadar mühim değildir. ben herkes gibiyim.
bu mektubu biraz da çocukluğuma göndermiş gibiyim.
..mesut ve çalışkan olun, aziz yavrum.”