Çağdaş ve gelişmiş denilen batı toplumu, yaşadığımız yüzyılı bir dünya savaşları dönemi yapmakla yetinmemiş, kendi içinde sürekli mutsuzluklar yaratarak kendi bireylerini kendisine yabancılaştırıp umutsuzluğun götüreceği en son iskeleye, ölüme sürüklemiştir. Batı uygarlığının tartışmasız hayranları için, ne büyük bir darbedir!
Şu meşhur batı uygarlığının bireye yirmi yılı bulan öğretim sonunda sağlayabildiği hayat biçimi, ölünceye kadar dar bir büroda bir yazıhane arkasında oturmaktır.
Birey, —hele gelişmiş, aşırı derecede uzmanlaşmış batılı toplumlarda— bu çarka girdi mi, çok geçmeden hem öteki insanlara yabancılaşıyor, hem kendine. Sistemin ona sürekli olarak tek ve en önemli başarı belirtisi diye gösterdiği şeyleri sağlasa bile doyuma ulaşamaz, çünkü icat edilen ihtiyaçlar sonsuz, oysa kazanılan para daima sınırlıdır. O halde, her reklam edilen ürünle yeni mutluluk vaat edildiği halde, bu gelişmiş endüstri toplumu, gerçekte bir doyumsuzluk ve mutsuzluk toplumu. Çalışıyor, çabalıyorsun, yıllar sonra bir yere geldim sanıyorsun, bir de bakıyorsun ki, arpa boyu yol gitmişsin, önünde daha çok uzun yıllar var, geldiğin yer bir anlam taşımıyor, çaban boş, mutluluk hayal. O zaman için bir kaçış isteği sarmaz mı? Bu insanlık dışı toplum düzeninden kaçmak…
Batı çizgisini sürdürmek isteyen yeni Türk sanatçısı, içinde yaşadığı toplumla çelişiyor. Bu acı çelişmenin olağan sonucu, iki yanın birbirine sırt çevirmesi. Halk sanatçıya küs, sanatçı, halka. Böyle soluk alma delikleri birdenbire tıkanıvermiş olan sanatçının, öz toplumundan ilgi göremediğinden ötürü “bunalması” da pek olası. İlgi görmemek, anlaşılmamak, tam tersine horlanmak, aşağılanmak onu önce soyutluyor, sonra kendi üstüne katlanmaya, daha sonra da yozlaşmaya itiyor.
Türkiye’nin sorunu batılılaşmak sorunu değildir, modern kişiliğini bulmak sorunudur. Bu arada yoksulluktan kurtulmak, endüstrileşmek, şehirleşmek sorunudur.