Tiyatro metinlerine, izleyen göze fırsat sunan, bakışa yönelen mimetik sahneleri üzerinden değil de, hakkında konuştukları, şöyle bir sözünü edip geçtikleri, belki ifşa etmekten kaçındıklan ama olay dizisinin içinden çekip alındığı öykünün parçası olan diegetik malzemeye kulak vererek eğildiğinde okurun yolu sahnedışına çıkar. Teknik ve yüzeysel anlamıyla, sahnedışı içerik, oyunun sahnede görülmesi için yazılmamış kısmıdır. Cümlenin kışkırtıcılığı sahnedışının asıl anlamını fâş ediyor; sahnedışı hep bir imkân alanıdır, imkânlanın içinde saklı tutulduğu bir mahfazadır. Oyun kişisi sahnede bizim görmediğimiz yerlerden, bilmediğimiz zamanlardan, henüz gerçekleşmemiş ihtimallerden, ertelenmiş tasarılardan söz ettiği her cümlesi ile sahnedışının her an dağılabilecek zihinsel ve imgesel coğrafyasını ve yine aşağı yukarı aynı nitelikleri taşıyan takvimini kurar. Sahnenin temsil etmeye soyunduğu şimdi ve 'burada'nın dışında kalan bütün zamanlar ve bütün yerler sahnedışının ölçüdışı sınırsızlığına içkindir. Demek ki, bir bakıma da sahnenin yaratıcı kaynağıdır sahnedışı. Burada, sahnedışının, bir bakıma da haecceitas'na ne'liğine değil de işte-bu'luğuna, fenomenolojisine eğilmeye çalışıyorum. Şimdi, mademki bir kaynaktan söz ediyoruz, sahnedışına da "başlangıç"a yakın bir noktada bakmak gerekecek; Oidipus'la başlamak gerekecek. Ve Oidipus'la başlamak bir bakıma da tiyatro metnine/tiyatro sahnesine tiyatronun khora'sıni, göze görünmeyen ve zihinselleştirilemeyen o a(t)tk'ı, fazla'yı, dışarıda bırakılan'ı, biçimleyici mahfazayı konuşarak başlamaktır. Çünkü Oidipus'tan konuşmak, kendini bakışa açarak mümkün kılan bir sanatın görünmez ve zihinselleştirilmez orijini hakkında konuşmaktır, nedeni açık: Sophokles'in elinde "Oidipus miti" bir tragedya oyununa dönüşürken,