Sende Evde Kaldın
Antropologlar der ki, insan toplulukları hayatta kalma ve üreme üzerine kuruludur. Evet, biyolojik bir gerçek bu. Ama biz artık mağara devrinde yaşamıyoruz. Modern dünyada birey, kendi anlamını yaratma hakkını kazandı. Yine de kolektif bilinçaltımız hâlâ “evlen, yuva kur, çocuk yap” komutunu tekrar tekrar fısıldıyor. Özellikle kadınlara. Çünkü tarih boyunca kadının değeri, doğurganlığı ve ev içi rolü üzerinden ölçüldü.Psikoloji bunu “sosyal rol teorisi” ile açıklıyor. Toplum bize roller biçiyor ve biz de o rollere uymazsak dışlanma korkusu yaşıyoruz. Karen Horney’in “nevrotik ihtiyaçlar” kavramı burada devreye giriyor: Sevgi, kabul görme ve aidiyet ihtiyacı o kadar güçlü ki, insanlar mutsuz bir evliliğe razı oluyor, yalnız kalmaktansa. Oysa Carl Jung’un “bireyleşme” süreci tam tersi bir yolculuk öneriyor: Maskeleri atmak, kendi gölgemizle yüzleşmek ve gerçek benliğimize ulaşmak. Evlilik bu yolculuğun bir durağı olabilir, ama kesinlikle istasyonu değil.Felsefeye bakalım. Aristoteles “eudaimonia” der; yani “güzel yaşam”, erdemli bir hayat sürmek ve potansiyelini gerçekleştirmek. Epiktetos gibi Stoacılar der ki, mutluluk dış şartlara bağlı değildir; içimizde, seçimlerimizdedir. Sartre ise varoluşçu bir çığlık atar: “Varoluş özden önce gelir.” Yani sen önce varsın, sonra ne yapacağına karar verirsin. Evlilik bir tercih olabilir, ama zorunluluk değil. Zorunluluk haline getirildiğinde ise özgürlüğün katili olur.Düşünün: Nobel ödüllü bir bilim insanı, uluslararası arenada konuşmalar yapan bir lider, kitapları onlarca dile çevrilmiş bir yazar… Ve bir teyze, çayını yudumlarken “Kızım, sen de evde kaldın” diyor. O kadının umurunda mı gerçekten?Bence değil. Çünkü o kadın çoktan Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşisinin en tepesine, “kendini gerçekleştirme” basamağına tırmanmış. O,
1000Kitap
Sende Evde Kaldın
Antropologlar der ki, insan toplulukları hayatta kalma ve üreme üzerine kuruludur. Evet, biyolojik bir gerçek bu. Ama biz artık mağara devrinde yaşamıyoruz. Modern dünyada birey, kendi anlamını yaratma hakkını kazandı. Yine de kolektif bilinçaltımız hâlâ “evlen, yuva kur, çocuk yap” komutunu tekrar tekrar fısıldıyor. Özellikle kadınlara. Çünkü tarih boyunca kadının değeri, doğurganlığı ve ev içi rolü üzerinden ölçüldü.Psikoloji bunu “sosyal rol teorisi” ile açıklıyor. Toplum bize roller biçiyor ve biz de o rollere uymazsak dışlanma korkusu yaşıyoruz. Karen Horney’in “nevrotik ihtiyaçlar” kavramı burada devreye giriyor: Sevgi, kabul görme ve aidiyet ihtiyacı o kadar güçlü ki, insanlar mutsuz bir evliliğe razı oluyor, yalnız kalmaktansa. Oysa Carl Jung’un “bireyleşme” süreci tam tersi bir yolculuk öneriyor: Maskeleri atmak, kendi gölgemizle yüzleşmek ve gerçek benliğimize ulaşmak. Evlilik bu yolculuğun bir durağı olabilir, ama kesinlikle istasyonu değil.Felsefeye bakalım. Aristoteles “eudaimonia” der; yani “güzel yaşam”, erdemli bir hayat sürmek ve potansiyelini gerçekleştirmek. Epiktetos gibi Stoacılar der ki, mutluluk dış şartlara bağlı değildir; içimizde, seçimlerimizdedir. Sartre ise varoluşçu bir çığlık atar: “Varoluş özden önce gelir.” Yani sen önce varsın, sonra ne yapacağına karar verirsin. Evlilik bir tercih olabilir, ama zorunluluk değil. Zorunluluk haline getirildiğinde ise özgürlüğün katili olur.Düşünün: Nobel ödüllü bir bilim insanı, uluslararası arenada konuşmalar yapan bir lider, kitapları onlarca dile çevrilmiş bir yazar… Ve bir teyze, çayını yudumlarken “Kızım, sen de evde kaldın” diyor. O kadının umurunda mı gerçekten?Bence değil. Çünkü o kadın çoktan Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşisinin en tepesine, “kendini gerçekleştirme” basamağına tırmanmış. O,
Etimoloji Defteri
Mücellit Nedir ?
Kendi Talihinizi Sevin: Özsevgi
İnsan çoğu zaman kendini, başına gelenlerin toplamı zanneder. Ailesiyle, çocukluğuyla, kırgınlıklarıyla, başarısızlıklarıyla, yarım kalan hayalleriyle ve içine gömdüğü cümlelerle kendini tarif etmeye çalışır. Oysa insan yalnızca başına gelenlerden ibaret değildir; onlara verdiği anlamdan, onlara rağmen kurduğu iç dünyadan ve kendi kaderiyle kurduğu ilişkiden de ibarettir. Kendi talihini sevmek, başına gelen her şeyi güzel bulmak değildir. Acıyı kutsamak, haksızlığı normalleştirmek, yarayı inkâr etmek hiç değildir. Kendi talihini sevmek; insanın geçmişine, kaderine ve varoluşuna düşman olmaktan vazgeçmesidir. “Keşke böyle olmasaydı” cümlesinin insan ruhunda açtığı sonsuz boşluğu fark edip, bir gün usulca “Bütün bunlara rağmen ben buradayım” diyebilmesidir. Bu düşünce, Friedrich Nietzsche’nin meşhur “Amor Fati” yani “kaderini sev” kavramını hatırlatır. Amor Fati, insanın yalnızca yaşadığı hayatı kabullenmesi değil; o hayatın bütün zorunluluklarını, kırılmalarını, rastlantılarını ve yaralarını da kendi varoluşunun bir parçası olarak görmesidir. Stoacı filozofların kader karşısındaki sükûneti de burada anlam kazanır. Epiktetos’un insanın kontrolünde olanla olmayanı ayıran bilgeliği, Marcus Aurelius’un hayatın akışına direnmeden erdemli kalma çabası, aslında aynı noktaya işaret eder: İnsan her şeyi seçemez; fakat yaşadıkları karşısında nasıl bir ruh inşa edeceğini seçebilir. Bu noktada “Memento Mori”, yani ölümü hatırlama düşüncesi de özsevgiyle derinden ilişkilidir. Çünkü ölümlü olduğunu bilen insan, kendi hayatını sürekli erteleyemez. Kendine düşmanlık ederek, geçmişle kavga ederek, başkalarının sevgisini inkâr ederek ve kendi ruhunu sürekli cezalandırarak geçirilecek kadar uzun bir ömür yoktur. Ölümün hatırlanması karamsarlık değil; hayatı daha sahici, daha adil ve daha
Psikoloji
Annenizi merkezden uzaklaştırın. Sizden onu sevmeyi bırakmanızı istemiyorum. Sizden, doğmadan önce yazdığı bir senaryoya göre yaşamayı bırakmanızı istiyorum. Onun korkuları. Onun hayal kırıklıkları. Yaşanmamış hayatı. İyi bir kız, iyi bir kadın, iyi bir gelecek tanımı. Bazılarınız otuz yaşında ve hala annenizin onaylayıp onaylamayacağına göre kararlar veriyor. Bazılarınız hala onun kabul edebileceği versiyonunuza uymak için kendinizi küçültüyor. Bazılarınız hala ona kızgın ve öfkenin sadece bir tür merkezleme olduğunu fark etmiyor. O hala referans noktası. İsyan ederken bile, onun etrafında dönüyorsunuz. Onu merkezden uzaklaştırın. O, elindekiyle elinden gelenin en iyisini yapan bir kadın. Bu onu hayatınızın yazarı yapmaz. Yazar sizsiniz. Anlamayabileceği bir şey yazın. Bu ihanet değil. Bu yetişkinliktir. Toplumun beklentilerini merkezden uzaklaştırmak. Zaman çizelgesi. Dönüm noktaları. Size şu ana kadar ne yapmış olmanız gerektiğini söyleyen görünmez müfredat. Yirmi iki yaşında üniversite diploması. Yirmi sekiz yaşında evlilik. Otuz yaşında ilk çocuk. Ev. Terfi. İstediğiniz şeylerin, istediğiniz sırayla istenmesi gerekenler. BU LİSTEYİ KİM YAZDI? Sırasız yaşanmış bir hayatın başarısız bir hayat olduğuna kim karar verdi? Kendinizi artık var olmayan bir dünya ve asla siz olmayan bir kadın için tasarlanmış bir programa göre ölçüyorsunuz. Odak noktasını değiştirin. Hayatınız gecikmiş değil. Geride kalmış da değil. Tam olarak kendi akışında ilerliyor. Ve bu sürecin güzel olup olmadığına karar verecek tek kişi SİZSİNİZ. Yaşı merkezden uzaklaştır. Panik. Geri sayım. Kadınlara değerinin bir son kullanma tarihi olduğu öğretiliyor. Yirmi beş yaşından sonraki her doğum günü bir kayıp. Saat bir silah. Kadınların, seçilme şanslarının azaldığından korktukları için istemedikleri
Substack
Her rüyanın aynı salı öğleden sonra gerçekleşmesini beklemiyorum. Zamanlamayı anlıyorum. Mevsimleri anlıyorum. Bazı şeylerin yapımının yıllar alabileceğini anlıyorum. Ama aynı zamanda inanıyorum ki, bir gün, bugüne kadar inşa ettiğim her şey aynı yaşamda bir araya gelebilir. Ev gibi hissettiren bir aşk. Beni heyecanlandıran iş. Bana özgürlük veren para. Beni besleyen dostluklar. İçinde yaşamaktan mutluluk duyduğum bir beden. Huzur. Neşe. Arzu. Amaç. Birini diğerine sonsuza dek feda etmek zorunda olduğum fikrini kabul etmeyi reddediyorum. Sevilmekle başarılı olmak arasında seçim yapmak zorunda olduğuma inanmıyorum. Yumuşak olmakla güçlü olmak arasında seçim yapmak zorunda olduğuma inanmıyorum. Anlamlı bir yaşam ile karlı bir yaşam arasında seçim yapmak zorunda olduğuma inanmıyorum. Belki bugün hepsini kaldıramam. Belki bazı parçalar diğerlerinden önce gelir. Belki bazı hayaller diğerlerinden daha fazla zamana ihtiyaç duyar. Sorun yok. Yapmayacağım şey ise, bir şey henüz gerçekleşmedi diye daha azını istemem gerektiğine kendimi inandırmak. Kıtlığı bilgelik olarak adlandırmayacağım. Hayal kırıklığını olgunluk olarak adlandırmam. İsteklerimi mevcut koşullarıma uydurmak için küçültmeyeceğim. Bugün her şeye sahip olmamam, gelecekte her şeye sahip olamayacağım anlamına gelmez. Ve çocukluğumdan beri süregelen bu inanç beni çok şeyin üstesinden getirdi. Çünkü daha dolu bir hayatın mümkün olduğuna gerçekten inandığınızda, yetinmek gereksiz gelmeye başlar. Daha iyi bir aşkın var olduğuna inanıyorsam, doğru olmayan bir aşka neden tutunayım ki? Anlamlı bir başarının mümkün olduğuna inanıyorsam, beni tüketen bir işte neden kalayım ki? En derin arzularıma sırf beklediğimden daha fazla sabır gerektiriyor diye neden ihanet edeyim ki? Bekleyebilirim.
Substack
Gandhi'nin şöyle bir duası var: "Rabbim! Güçlülerin yüzüne gerçeği söylemek, zayıfların sevgisini kazanmak ve yalan söylememek için bana yardım et... Eğer bana para verirsen mutluluğumu alma. Eğer bana güç verirsen beni muhakeme yeteneğimden, eğer başarı verirsen beni alçak gönüllülüğümden, eğer bana alçak gönüllülük verirsen beni saygınlığımdan yoksun bırakma... Benim düşüncelerime katılmıyorlar diye bana karşı olanları hainlikle suçlayarak, onların karşısında suçlu duruma düşmeme izin verme... Kendimi sever gibi diğerlerini sevmeyi ve diğerlerini yargılıyormuş gibi kendimi yargılamayı öğret bana... Başarılı olduğumda sarhoşluğuma izin verme; Başarısız olursam umutsuzluğa düşmeme izin verme; Başarısızlığın, başarının öncesindeki bir deneme olduğunu hatırlamamı sağla."
1000Kitap