“Senin için bir inat sorunudur bu,” dedi. “Evet, inat. Senin için önemli olan, bana karşı zafer kazanıp kazanamayacağındır. Oysa benim için...” Yine kendi kendine acıdı. Ha ağladı, ha ağlayacaktı. “Benim için önemli olanı bilseydin! Bana karşı, şu anda olduğu gibi, düşmanca duygular beslediğini hissettiğim zamanlar, bunun benim için ne demek olduğunu bilseydin! Kendi kendimden korktuğum anlarda bir felakete ne kadar yakın olduğumu bilseydin!”
Ne acıdır ki Allah, Yehova, Tanrı -ona ne ad verdiğiniz önemli değil- günümüzde yaşamıyordu, çünkü yaşıyor olsaydı bizler hâlâ cennette olurduk; o ise, ön kararlar, son kararlar, yargıtay, danıştay, içtihat, müdafaa, temyiz, tashih karar derken, gırtlağına kadar hukukla boğuşuyor olurdu Âdem ile Havva'yı Cennet’ten kovuşunu haklı göstermek için. Ne de olsa yasalarda yazılı olmayan keyfi bir kuralı çiğnemişlerdi onlar; İyi ile Kötü'yü ayırt eden Bilgi Ağacı'nın meyvesini yemeyeceksin.
“İnsan hiçbir şeye alışmamalı, Eduard. Bana baksana, tam da güneşin keyfini yaşamaya başlamıştım yeniden; dağlara bakmaya, yaşamın sorunlarına bile alışacak gibiydim. Yaşamın anlamsızlığının bile kendi suçum olduğunu kabullenmek üzereydim. Lyubliyana’nın ana meydanını tekrar görmek istiyordum. Sevgi ve nefret, çaresizlik ve bıkkınlık, günlük hayatı oluşturan bir sürü basit, ama yaşama tat katan şeyi hissetmek istiyordum. Bir gün buradan çıkacak olsaydım, delilikler yapma fırsatı tanıyacaktım kendime, aslında herkes deli, en deliler de deli olduklarının farkında olmayanlar. Oysa bunların hiçbiri olası değil artık, anlıyor musun? Aynı şekilde sen de, gün boyu gecenin gelmesini, hastalardan birinin piyano çalmasını beklememelisin. Çünkü yakında bu da sona erecek. Benim dünyamla senin dünyan sona ermek üzere.”