Doğu aşkları o eşsiz suskunluktan, örtük olandan, o sevip de açıktan söyle(ye)meyiş halinden beslenir biraz da. Oysa Batı'da dışa vurulmayan bir kalemde patoloji hanesine yazılır; duygu ancak sözel olarak dışa vurulduğunda sıhhatlidir. Doğu'nun aşkı ise sözsüz bir dünyada dolaşır gibidir, o Mecnun olup çöllere düşmek, Ferhat olup dağları delmek ile ifadesini bulur. Yani zahmetle, oluşla.
Ölümle yapılan muhasebe, derin bir nefis murakabesi eşliğinde, Hüsrev'i yaratıcısına götürür. Ontolojik emniyetsizlik şifasını Tanrıya teslimiyette, insan olarak sınır ve kısıtlamalarını kabul etmekte bulur. Hüsrev o alana adım atmakladır ki, cinnetin de eşiğinden döner; olaylardaki akışı, o akış üzerinde daha yüksek bir iradenin tesiri bulunduğunu kabullenir.
Hüsrev eserin bir yerinde annesine isyan eder: "Anne, beni nasıl doğurdun? Siz analar dünyaya bir evlat getirirken düşünmez misiniz? (...)Onu yeryüzüne ne cesaretle çıkarır, yeryüzünün meseleleriyle nasıl karşı karşıya bırakırsınız? Beş yaşında bir çocuğu yılanlı kuyuya sarkıtsanız daha az korkar. Bizi dünyaya getiren sizsiniz. Bu kudrete mâliksiniz de imdadımıza niçin gelmiyorsunuz?" Bu satırlardan ana rahmine dönüş yolundaki o bilinçdışı istek okunabilir. Hüsrev dünyada evinde değildir ve ana rahmindeki tekinliği aramaktadır, o yüzden annesine sitem eder.