• İngiliz yazar George Orwell'ın 1945'te kaleme aldığı bu mükemmel eser, kusurusuz bir oligarşi eleştirisidir. Otoritenin birey üzerindeki yıkıcı etkisi nakış nakış işlenmiştir. Her ne kadar okuma olarak zor ilerlese de bu durum kitaptan ziyade kitapta bahsedilen hemen hemen tüm dispotik düşünce ve eylemlerin günümüz toplumlarının neredeyse tamamında yaşanıyor olmasından kaynaklanmaktadır. Yani; bir nevi okur, kitapta kendi yaşadığı ülkeyi ve toplumu görmektedir.

    Kitabımız kurgusal olarak zihni allak bullak edildikten sonra ortadan kaldırılmaktan ziyade başkalaştırılan toplum; medya ve geçmişin değiştirilmesi yüzünden neyin gerçek, neyin yalan olduğu asla bilemeyecek bir hale getirilmektedir.

    Cinsel hayatları iğdiş edilen yığınlardan, bütün emirlere itaat edip karın tokluğuna çalışan proleterlerden her ne kadar büyük bir devrim ve başkaldırı beklense de bunun asla olamayacağını Orwell şu sözlerle belirtmektedir; "bilinçleninceye dek başkaldıramayacaklar, başkaldırmazlarsa da hiçbir zaman bilinçlenemeyecekler."

    Hikayemiz, bir aşk ekseninde ilerlerken okura siyaset, din, ahlak, bürokrasi ve aydınlamaya dair birçok açıklama ve anektod sunmaktadır.

    1984'ün içerisinde birçok kusursuz tespit bulunmasına karşın belki de en güzeli şudur; "bağlılık, düşünmemek demektir, düşünmeye gerek duymamak demektir. Bağlılık bilinçsizliktir."
  • okumak istiyoruz.Bir yere varmak istiyoruz!
    Bu bir istek, bir başkaldiri,hatta bir çığlık !
  • "Umutsuzluk" kelimesi, Albert Camus'yu ve eserlerini anlatmaya başlarken, kullanacağımız en yerinde kavram olur sanırım. Eserlerinde "umutsuzluk, intihar, uyumsuzluk, başkaldırı" konularını sıklıkla işliyor ve bu kavramlar üzerinden, diğer "varoluşçulara" pek benzemeyen kendi felsefesini anlatıyor. Burada insanın aklı aracılığıyla hem kendisini hem de dünyayı anlamlandırmaya çalışması söz konusu. Duyguların bu felsefede pek yeri yok.

    Albert Camus'nun felsefesinde umutsuzluk, yaşamın saçma döngüsünden ve ölümden kaynaklanan bir durum. Yaşamın sıradanlığı ve canlılar için çare bulunamayan ölümün kesin gerçekliğinden kaynaklanan bir anlam sorunu ortaya çıkıyor. Bu durum insan için, belirli bir noktadan sonra katlanılamaz hale dönüşüyor. Ve insan umutsuzluğa kapılmış "uyumsuz" biri olarak yaşamını sürdürüyor. Camus'nun felsefesinde uyumsuzluktan kurtulmak için umut etmek yok. İnsan umut etmeden, intihar etmeden, yaşama bir anlam vermek zorunda ve yaşamak zorunda. "Yabancı" eserinde bu uyumsuz ve umutsuz karakter tam bir "kayıtsızlık abidesi" olarak karşımıza çıkıyor. Adamın annesi ölmüş fakat umrunda değil. Bu "kayıtsızlık" durumunu "Yanlışlık" isimli tiyatro eserinde de görebiliriz. Camus, "Sisifos Söyleni" eserinde umutsuzluğun karşısına bir "başkaldırı" durumu çıkarıyor. Yine yazarın "Asturya'da İsyan, Caligula, Adiller, Sıkıyönetim" isimli tiyatro eserleri de "başkaldırı" ve "özgürlük" konularının işlendiği kitaplar. Bu "başkaldırı" meselesini, "Başkaldıran İnsan" eserini okuduktan sonra tam anlamıyla değerlendirebileceğimi düşünüyorum. Bu adam neye, kime başkaldırıyor? Şimdilik bazı düşüncelerim var ama o kitabı henüz okumadım, bu konu o kitaba yazacağım incelemeye kalsın.

    Gelelim "Düşüş"e. Bu eserde Camus; umutlu, insanlara yardım eden, idealleri olan bir karakter yaratıyor ilk başlarda. Sonra bu karakteri yukarıda bahsettiğim, dünyayı anlamlandırma karmaşasının içine sokuyor. Tabi bunu bir kurguyla yapıyor. Eseri okuyanlar "gülme" sesini hatırlayacaktır, okumayanlara ayrıntı vermeyeyim, okuyunca göreceklerdir. Daha sonra bu dünyayı anlanlandırma karmaşasının sonucunda "uyumsuz" bir insan çıkarıyor ortaya. Bu umutsuz karakterin hayatını anlamlandırma konusunda, Camus'nun ön plana çıkardığı yöntem ise, diğer eserlerine göre oldukça farklı. Burada "avukat" ve "yargıç" kavramları var. Kelime anlamı olarak avukat, yol gösteren, hak arayan, savunan kişi demek. Yargıç ise adaleti ortaya koyan, suçlayan ya da aklayan kişi. Eserin başında umutlu ve insanlara yardım ettiğini belirttiğimiz karakter Avukat'ken, hayatı anlamlandırmaya çalışması sonucu yaşadığı "düşüş" sebebiyle, eserin sonunda Yargıç'a dönüşüyor. Yani bana göre Camus şöyle diyor; umudunuz varsa insanlara yardım eder, onları savunursunuz, idealleriniz olur. Ama umudunuzu kaybettiyseniz, suçlamaya, yargılamaya başlarsınız. İşte Camus'nun bu eserde umutsuz karakterini hayatta tutmasına yarayan şey bu: Suçlama ve Yargılama...
    Hepimiz suçluyuz, hepimiz yargıcız...
    Burada konuyu toplumsal bir duruma da dönüştürüyor ve insanların ikiyüzlü olarak yaşaması üzerinde duruyor.

    Son olarak eklemek istediğim birkaç alıntı var.

    Bakınız ( #37194739 )
    Bu alıntı Camus'nun kendi felsefesinde üzerinde durduğu umutsuzluk, intihar, başkaldırı, kayıtsızlık kavramlarının neredeyse hepsini içeriyor. Dikkatimi çeken nokta alıntının sonudur. Bu olayla ilgili bir Türk atasözü derki "Benim anam ağlayacağına, onun anası ağlasın"

    Bakınız ( #37211275 )
    Bu alıntıda Albert Camus'nun, yarattığı karakterin inancından ziyade, kendi görüşünü doğrudan yansıttığını düşünüyorum. Bu paragrafı İslam dinindeki ahiret inancı, kul hakkı, irade kavramlarıyla harmanlayarak okuyunca, insanı müthiş bir düşünce bataklığına saplıyor.

    Bu kitaptan sonra Yaşar Kemal'in "Teneke" isimli eserini okuyacağım. Camus'nun eserlerinde üzerinde durduğu umutsuzluk hakkında, Yaşar Kemal'in bir sözü geldi aklıma. Camus'ya itafen son alıntı olarak da onu paylaşıyorum.
    Bakınız ( #30239871 )

    İyi okumalar...
  • İran'da Cemaleddin Afgani'ye, 1979'da Tahran'ı ziyaret eden Michel Foucault'nun Batının "küresel sistemlerine karşı ilk büyük başkaldırı dediği İslam Devrimi'nin entelektüel babası olarak saygı duyulur. Daha önem­lisi, Mısır, Türkiye, Hindistan, Pakistan, Afganistan ve Malezya gibi değişik Müslüman ülkelerde İslamcıların, Pan-Arapçıların ve Pan-İslamcıların yanı sıra solcu laikçiler de Afgani'yi çığır açıcı antiemperyalist bir lider ve düşünür olarak görür. On dokuzuncu yüzyılın diğer iki büyük siyasal ve felsefi sürgünüyle, Kari Marx ve Alexander Herzen'le karşılaştırıldığında, Afgani'nin etkisi Herzen'inkini aşmasına ve en azından süresi bakımından Marx'ınkiyle boy ölçüşmesine rağmen, bugün Batıda faz­la tanınmaz...
  • Otorite, şiddet aracılığıyla ve kaba kuvvetle ve acımasızca uygulandığında, kendisini öldürecek olan başkaldırı ruhunu ve bireyselliği doğurarak, en azından bunları ortaya çıkararak hayırlı bir işe yarar.
  • Bilgelik ve başkaldırı: iki zehir.
    ...
    Şiirde olduğu gibi felsefede de her şeyi tehlikeye atanları severiz. Tao Te King, Cehennemde bir Mevsim'i ya da Ecce Homo'yu geride bırakır. Ama Lao-Tzu bize hiçbir sarhoşluk sunmazken, benliklerinin en uç noktalarında çırpınan Rimbaud ve Nietzsche gibi cambazlar bizi içinde bulundukları tehlikeye davet ederler. Ancak yaşamlarına bir anlam vermek isteğiyle kendi kendilerini ortadan kaldırmış karakterler baştan çıkarır bizi.
    Emil Michel Cioran
    Sayfa 20 - Metis Yayınları
  • İnsan bir başkaldırı çığlığını gemleyemez, hem her şey hem de hiçbir şey hakkında bağırıp çağırmayı sürdürür: Hepimizin birer istatistik Lucifer'i olmamızın nedenini açıklayan acınası bir otomatizm.
    Emil Michel Cioran
    Sayfa 17 - Metis Yayınları