Mina Urgan
"Çağımıza uymak zorundayız palavrasına da hiç mi hiç inanmıyorum. Eğer yaşadığım çağın en yüce ideali köşeyi dönmekse; eğer yaşadığım çağ toplumsal adaletsizlik üstüne kuruluysa; eğer yaşadığım çağ inandığım her şeyi yadsıyorsa; eğer yaşadığım çağa bayağılık ve çirkinlik egemense, ben böyle bir çağa neden ayak uydurmak zorunda kalayım?"
Çağın zihniyeti
Nevzat Tarhan
Kadın-erkek arasında üstünlük değil, farklılık vardır Erkek ve kadının insanlığı bütünleyen iki cins olduğunu belirten Prof. Dr. Tarhan, “Bu iki cinsten hiçbiri diğerinden üstün değil, ancak farklıdırlar. Bu farklılığın tezahürü genç kız ve erkeklerin cinsel kimliklerini arayıp buldukları ergenlik döneminde belirginleşir. Periyodik bir vaka olan ergenlik, erkeklerde sertlik, başkaldırı ve cinsel ilgi de artış meydana getirirken kızlarda sevimlilik, cana yakınlık ve romantik duygularda çoğalma söz konusudur. Genetik özellikleri gereği, korkuya direnen ve riski seven erkeklerle karşılaşırken genç kızları ürkek ve çekingen eğilimlerde görürüz. Erkekler heyecanlarını bastırırken, genç kızlar böcek, fare ve yılandan korkarlar. Yine mizaçtan kaynaklanan farklılıkla kızların iş birliği ve sözel anlatım becerileri güçlüdür. Genç erkekler ise tek başlarına daha uzun çalışır ancak daha gürültücü davranırlar. Kız çocukları sosyalleşmeyi seçerken, erkek çocuklar yalnız kalma isteğindedirler. Genç kızlar dil ile ilgili (linguistik) becerilerde, genç erkekler de bilgisayar, elektronik gibi teknik etkinliklerde daha öndedirler” diye konuştu. Düşünmenin ve hayal kurmanın insanın bireysel yaratıcılığında önemli bir fonksiyon olduğunu belirten Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “Kadın ve erkekler arasında hayal kurma açısından genel bir fark olmamakla beraber, iki cinsin düşünce alanlarının ayrı olduğunu söyleyebiliriz” dedi.
Reklam
Kendime Notlar
"Geleceğin o ağır dehlizinde belki de bir hiçlikten ibaretim. Sartre'ın söylediği gibi, 'İnsan, olabileceğinin eksikliğidir.' Korkuyla beklediğim o yarınlarda yerim yoksa, bu gece sahip olduğum varlık çok daha benzersiz ve özgürdür."
Sisifos’un Bulantısı
Her sabah aynı yabancı yüzle uyanıyorum aynada; sanki bana ait olmayan bir bedenin, sırf alışkanlıktan ibaret mekanik ritmini devralır gibi. Camus haklıydı; perdeler yıkıldığında ve o tanıdık dekorlar anlamını yitirdiğinde, absürtün (uyumsuzun) soğuk nefesi ensenizde beliriyor. Otobüse binmek, kartı okutmak, masaya oturmak... Tüm bu döngüsel koşturmaca, varlığımın altındaki o derin, dipsiz boşluğu gizlemeye yetmiyor. Evren dilsiz, gökyüzü büsbütün kayıtsızken, ben bu sessizlikten kendime bir anlam devşirmeye çalışıyorum. İşte tam o an, Sartre’ın o ağır ama özgürleştiren sillesi iniyor yüzüme: Hiçbir sığınağım yok, hiçbir önceden yazılmış senaryom veya bahanem de. Kendimi inşa etmekle lanetlenmişim. Bu amansız boşluğun ortasında, omuzlarımdaki varoluşsal bulantıyı bir kaçış olarak değil, mutlak özgürlüğümün bedeli olarak kabul ediyorum. Ne gökten bir işaret bekliyorum ne de dünyanın bana bir açıklama borçlu olduğuna inanıyorum; Sisifos gibi, o kayayı tepeye her defasında bilerek, isteyerek ve kendi ellerimle çıkarıyorum. Çünkü biliyorum ki, bu anlamsızlığın içinde yaratacağım tek anlam, kendi irademle çizdiğim yoldan başkası olmayacak. Jean-Paul Sartre Albert Camus Sisifos Söyleni Bulantı
Duygu ve Düşünce
İnceleme Değil, İncinme: 8Kitap 8Karakter, Ben Tek
Bölüm 1 - Dünyanın Ortasında Toplananlar Ekvator çizgisinin geçtiği yerde, Ciudad Mitad del Mundo (Dünya'nın Ortası) geceleri bambaşka bir sessizliğe bürünüyordu. Gündüz turistlerin, fotoğrafların ve rehber seslerinin doldurduğu alan, gece olduğunda sanki kendi varlığını geri çekiyor, geriye yalnızca taş ve boşluk kalıyordu. Anıtın önündeki merdivenler bu boşluğun en görünür yeriydi. Bu merdivenlerde oturanlar sıradan insanlar değildi. Her biri farklı bir romanın içinden çıkıp gelmişti ve her biri kendi zamanını geride bırakmıştı. En üst basamakta Meursault bulunuyordu. Yabancı adlı eserin bu karakteri, Albert Camus’un anlattığı dünyadan kopmuş gibi değil, o dünyayı hiçbir zaman tam olarak kabul etmemiş gibi duruyordu. Biraz aşağıda Yeraltı Adamı vardı. Yeraltından Notlar içindeki bu figür, Fyodor Dostoyevski’nin dünyasından çıkmış ama oradan tamamen ayrılmamıştı, hala kendi zihniyle çatışıyordu. C. Aylak Adam içinden gelen bir başka yalnızlıktı. Yusuf Atılgan’ın karakteri dünyaya karşı mesafesini bir tavır gibi taşımıyordu, daha çok doğal bir uzaklık gibi yaşıyordu. Selim Işık ise Tutunamayanlar dünyasının merkezindeki kırılmayı taşıyordu. Oğuz Atay’ın kurduğu o iç ses, burada bir beden haline gelmişti. Alt basamaklarda Raif Efendi ve Kemal vardı. Biri Kürk Mantolu Madonna içinde sessiz bir aşkın taşıyıcısıydı, diğeri Masumiyet Müzesi içinde hatırayı nesneye dönüştüren bir hafızaydı. Daha aşağıda Raskolnikov ve Ömer yer alıyordu. Suç ve Ceza ve İçimizdeki Şeytan üzerinden gelen bu iki karakter, düşünce ile eylem arasındaki gerilimi temsil ediyordu. Merdivenlerin orta kısmında Ravi, gölgede Hiç ve en alt basamakta Münzevi vardı. Ben ise merdivenlerin başlangıcında, bu yapının hem dışında hem içinde duruyordum. Bu düzen, aslında bir karşılaşmadan çok bir
Yalnızlık... kitleler içerisinde yapayalnız kalmak. Kötü şeydir. Peki ya bu yalnızlık, diğerlerinin kötülüğünden kaynaklanıyorsa? Ya, o adamların ciğerlerinin pis kokusu, mideyi kaldırıyorsa her sözde, her hareket edişte? Yalnızlık, sahi, kötü şey midir? Öyle denilebilir miydi, hiç de düşünmeksizin? Hayır. Acı verir çünkü insana, bir işin değişmesi gerektiğinde, yüzüne kaskatı kesilmiş tiplerin ıslık çalarak, umursamadan, kayıtsızca bakarak geçmesi; insanı yaralar tınlamamak çünkü. Halkın, dünyanın, çağın cerahati gibidir zaten, avamdan, soylulara kadar, çeşitlerce kelime yüküne bindirilmiş, akla ne gelirse üzerine sarf edildiği. Bu yüzden ‘‘Başkaldırı’’ örsünü ortaya koymanın vakti gelmiştir. Üzerinde kayıtsızlığın, umarsızlığın, bilmem nelerin, arkasına sığınılan; her birinin ya paramparça olması ya üslubunca şekil alması gerekmektedir.
Duygu ve Düşünce
Reklam
Reklam